“Düşündüğünüz şeyler, zihninizin kalitesini belirler. Ruhunuz düşüncelerinizin rengini alır.” Marcus Aurelius
Günümüz söylemine uyan analojik bir yaklaşımla paylaşımıma başlamak istiyorum... Akıllı telefonlar, yumurtalarını başkalarının yuvalarına bırakan Guguk Kuşları gibidir. Guguk kuşunun yumurtası diğerlerinden önce çatlar ve yumurtadan yeni çıkan guguk kuşu yavrusu, durumdan bihaber anne tarafından getirilen bütün yiyeceğe el koymak için diğer yumurtaları çabucak yuvadan dışarıya iter.
Benzer şekilde, bir çocuğun hayatına bir akıllı telefon, tablet ya da oyun konsolu girdiği zaman diğer bütün faaliyetleri en azından kısmen dışarıya iter. Çocuk her gün uzun saatlerini büyülenmiş ve (tek bir parmak dışında) hareketsiz halde oturarak geçirirken ekranın ötesindeki her şeyi yok sayar. (Elbette, aile “aynı ortamda bulunup ayrı ayrı zaman geçirirken” aynısı ebeveynler için de geçerli olabilir.)
Bu çerçevede şu sorunun tam da sırası: Ekran temelli deneyimler gerçek hayatın etten kemikten deneyimlerinden daha az mı değerlidir?
Yine bu bağlamda aşağıdaki aktaracağım senaryo, Tobias Rose-Stockwell'in muhteşem kitabı “Outrage Machine”den ödünç alındı:
“28 Haziran 2007'de, iPhone'un piyasaya sürülmesinden bir gün önce derin bir uykuya daldığınızı hayal edin...
Washington Irving'in 1819' da yazdığı bir hikâyenin kahramanı olan Rip Van Winkle gibi on yıl sonra uyanıp etrafınıza bakıyorsunuz. Dünya fiziksel olarak büyük ölçüde aynı görünüyor ama insanlar tuhaf davranıyor. Neredeyse hepsinin elinde sıkı sıkı tuttuğu cam ve metalden yapılmış dikdörtgen bir nesne var ve ne zaman hareket etmeyi bıraksalar başlarını öne eğip ona bakıyorlar. Bunu bir trende oturduklarında, bir asansöre girdiklerinde ya da sıra beklerken yapıyorlar. Halka açık yerlerde ürkütücü bir sessizlik var, bu dikdörtgen nesnelere büyülenmiş gibi bakan bebekler bile sessiz. İnsanların konuştuğunu duyduğunuz zamanlarda ise genellikle kulaklarında tıkaçlarla kendi kendilerine konuşuyor gibi görünüyorlar...”.
Ne dersiniz? Neleri anımsatıyor sizlere?
Sosyal etkileşimleri büyük ölçüde sanal dünyada gerçekleşirken çocukların ve ergenlerin yetişkin düzeyinde gerçek dünya sosyal becerilerini geliştirmesini bekleyemeyiz. Senkronize görüntülü sohbetler gerçek hayat etkileşimlerine yakındır ama yine de bedensel deneyimden yoksundurlar. Bu gerçeği, günümüz yaşamında deneyimleyerek öğrenmekteyiz.
“Beynin ödül arayan kısımları daha erken olgunlaşsa da otokontrol, hazzın geciktirilmesi ve baştan çıkarılmaya direnç için esas olan frontal korteks tam kapasitesine yirmili yaşların ortasından önce ulaşmaz ve ergenlik öncesi çağdaki çocuklar gelişim açısından özellikle savunmasız bir noktadadır. Ergenliğe girdiklerinde çoğunlukla sosyal açıdan güvensiz hisseder, akran baskısından kolayca etkilenir ve sosyal onay sağlayan her türlü faaliyetin cazibesine kolayca kapılabilirler. Ergenlik öncesi çağdaki çocukların tütün ya da alkol satın almasına veya kumarhanelere girmesine izin vermeyiz. Sosyal medya kullanmanın bilhassa ergenler için bedelleri yetişkinlere kıyasla çok daha yüksek, getirileri ise asgari düzeydedir.”
Yukarıdaki paragraf, Jonathan HAIDT’ın (Prof. Dr.) “Kaygılı Kuşak - The Anxious Generation” adlı eserinden aktarıldı…Kendi ifadesiyle bu kitap 1981-1995 arasında doğan Y kuşağından sonra gelen, 1995'ten sonra doğan ve popüler ismiyle “Z kuşağı” olarak bilinen nesle ne olduğunun hikayesini anlatıyor…
Z kuşağı ceplerinde onları etraflarındaki insanlardan uzaklaştırıp heyecan verici, bağımlılık yaratıcı, dengesiz ve çocuklar ile ergenlere uygun olmayan bir alternatif evrene davet eden bir portalla ergenliğe giren ilk nesil oldu. O evrende sosyal açıdan başarılı olmak, bilinçlerinin büyük bir kısmını onların çevrim içi markalarına dönüşen şeyi yönetmeye sürekli adamalarını gerektirdi. Artık bu, ergenler için oksijen anlamına gelen akran onayını kazanmak ve ergenliğin kâbusu olan çevrim içi ayıplanmadan kaçınmak için gerekliydi. Z kuşağı, arkadaşlarıyla ve aile fertleriyle oyunlar oynamaya, konuşmaya, onlara dokunmaya ve hatta onlarla göz teması kurmaya çok daha az zaman ayırdılar ve böylece başarılı insan gelişimi için hayati öneme haiz olan bedensel sosyal davranışlara katılımlarını azalttılar. Dolayısıyla Z kuşağının üyeleri, insanların içinde evrildiği küçük toplulukların gerçek dünyadaki etkileşimlerinden uzak, yeni ve radikal bir büyüme biçiminin “denek”leri oldular. Buna “Çocukluğun Büyük Ölçüde Yeniden Yapılandırılması” diyebilirsiniz.
Yine kendi ifadesiyle bu kitap, sadece ebeveynler, öğretmenler ve çocuklarla ilgilenen ya da onları önemseyen insanlar için değil. İnsan ilişkilerinin ve bilincinin insanlık tarihindeki en hızlı yeniden yapılanmasının düşünmemizi, odaklanmamızı, kendimizi başkalarını önemseyecek kadar unutmamızı ve yakın ilişkiler kurmamızı nasıl zorlaştırdığını anlamak isteyen herkes için. “Kaygılı Kuşak” tüm nesillerden insanlar için insan hayatını nasıl geri alabileceğimizi anlatan bir kitap.
Merkeze, bu kaygılı kuşağın (Z ve Alfa) yaşamını Yapay Zekâ etkileşimi bağlamında ortaya koyan Jonathan HAIDT’ın (Prof. Dr.) ülkemizde ilk basımı Haziran 2025 tarihinde yapılan “Kaygılı Kuşak-The Anxious Generation” adlı okunası eserden bu safhada öne çıkan bazı paragraflarını aşağıya aktarıyorum:
*Duygusal gelişimin anahtarı bilgi değil, tecrübedir. Çocuklar yara berelere tahammül etmeyi, duygularıyla baş etmeyi, diğer çocukların duygularını okumayı, bir şeyleri sırayla yapmayı, çatışmaları çözmeyi ve kuralına göre oynamayı en iyi gözetimsizken ve kendilerinin yönettiği oyunlarla öğrenirler. “Oyun temelli çocukluk” terimini “telefon temelli çocukluk” a karşıt ve bu kitabın ana terimi olarak seçme nedenim buydu.
*New York Üniversitesi'nde yüksek lisans ve lisans öğrencilerine ders veren, ayrıca çok sayıda lisede ve kolejde konuşmalar yapan bir profesör olarak, Z kuşağının olumlu değişime itici güç olabilecek sayısız güçlü yanı olduğunu gördüm.
Birinci güçlü yanları inkâr içinde olmamaları. Daha güçlü ve sağlıklı olmak istiyorlar ve çoğu yeni etkileşim yollarına açık.
İkinci güçlü yanları daha adil ve şefkatli bir dünya yaratmak için sistemik değişimi sağlamak istemeleri ve bunu yapmak için (evet, sosyal medyayı kullanarak) organize olmada becerikli olmaları. Yaklaşık bir yıldır, dikkatlerini teknoloji sektörünün onları hangi açılardan sömürdüğüne çeviren genç bireylerin sayısında artış olduğunu duyuyorum. Organize oldukça ve yenilikler keşfettikçe bu kitapta önerdiklerimin ötesinde çözümler bulacaklar ve o çözümleri hayata geçirecekler.
* Bilgeler bugün cep telefonu temelli hayatlarımızı yönetmek konusunda bize ne tavsiye ederlerdi? Bize cihazlarımızdan uzaklaşmamızı ve zihinlerimizin kontrolünü geri kazanmamızı söylerlerdi. MÖ birinci yüzyılda Epiktetos, insanın duygularını başkasının kontrol etmesine izin vermeye yatkınlığından şu sözlerle yakınmıştır: “Bedeniniz karşınıza çıkan birine teslim edilirse kızarsınız ancak aklınızı karşınıza çıkan birine teslim etmeniz sizi utandırmıyor mu, hele ki size hakaret ettiğinde rahatsızlık veriyor ve canınızı sıkıyorsa?”
* Çoğu insanın “yaptığını yapmak” geniş bir ortam yelpazesinde en güvenli stratejidir. Var olan bir topluma yeni katıldığınız zaman özellikle değerlidir: Roma' da Romalılar gibi davranmak. Bu yüzden bir çocuk yeni bir okula başladığı zaman çocukların çoğunluğunun yapar gibi göründüğü şeyleri yapma olasılığı özellikle yüksektir. Buna bazen akran baskısı deriz ama hiç kimse herhangi bir baskı uygulamadığı zaman bile oldukça güçlü olabilir. Bunu konformite cazibesi olarak adlandırmak daha yerinde olabilir. Amerikalı çocuklar ilkokuldan ortaokula geçtikleri zaman (on bir yaş civarında), genellikle sınıf arkadaşlarının çoğunun bir Instagram hesabı olduğunu keşfederler ve bu onların da bir hesap sahibi olmak istemesine yol açar. Instagram'a girdikleri zaman takip ettikleri insanların çoğunun platformu nasıl kullandığını öğrenmeleri uzun sürmez, bu onları da platformu aynı şekilde kullanmaya yatkınlaştırır.
* 1980'lerin sonunda Arizona çölünde ekosistemler inşa etmeye giriş olarak büyük bir deney yapıldı (Biyosfer 2-uzayda kendi kendini sürdürebilen). Örneğin, bir yağmur ormanı ekosistemi yaratmak için diktikleri ağaçların birçoğu hızlı büyüdü ama sonra olgunluğa erişemeden devrildi. Tasarımcılar genç ağaçların doğru düzgün büyümek için rüzgâra ihtiyaç duyduğunu hesaba katmamışlardı. Rüzgâr ağacı eğer ve bu, rüzgârın estiği taraftaki köklerin çekilmesine ve diğer taraftaki odunun sıkışmasına neden olur. Buna tepki olarak, kök sistemi ihtiyaç olan yerde daha sağlam tutunma sağlamak için genişler ve sıkışan odun hücreleri yapılarını daha güçlü ve daha sert olacak şekilde değiştirir. Bu değişen hücre yapısına reaksiyon odunu ya da bazen basınç odunu denir. Hayatın ilk dönemlerinde güçlü rüzgarlara maruz kalan ağaçlar, tamamen büyüdükleri zaman daha sert rüzgarlara dayanabilen ağaçlar olurlar. Tam tersine, korunaklı seralarda yetiştirilen ağaçlar bazen daha olgunluğa ulaşmadan kendi ağırlıkları yüzünden devrilirler. Bu yönüyle “Basınç odunu”, çocuklar için kusursuz bir mecazdır ve bizim de güçlü yetişkinler olmak için stres faktörlerini sıklıkla tecrübe etmemiz gerekir.
Bu bağlamda, en başta gelen antikırılgan sistem, çocuklukta kendini hazırlamak için kire, parazitlere ve bakterilere erken maruz kalmayı gerektiren bağışıklık sistemidir. Çocuklarını kusursuz bir hijyen baloncuğu içinde yetiştirmeye çalışan ebeveynler antikırılgan bağışıklık sistemlerinin gelişimini engelleyerek çocuklarına zarar verirler.
* 1972'de, kadınlar bütün lisans diplomalarının %42'sini alıyordu. 1982'de kadınlar üniversite mezuniyetinde erkeklere yetişmişti. Ancak sonraki yirmi yılda kadınların üniversiteye kaydolma oranı hızla artarken erkeklerinkinde bir artış görülmedi, dolayısıyla 2019'da aradaki fark tersine dönmüştü. Kadınlar lisans diplomalarının %59'unu alırken sadece %4l'i erkeklere düşmüştü. Tek mesele üniversite mezuniyeti de değil. Anaokulundan doktoraya kadar eğitimin her seviyesinde kız çocukların erkekleri geride bıraktığını gösteriyor. Erkek çocuklar daha düşük notlar alıyorlar, DEHB oranları daha yüksek, okuyamama olasılıkları daha fazla ve liseden mezun olma olasılıkları kısmen okuldan atılmaya ya da uzaklaştırılmaya kızlardan üç kat daha yatkın oldukları için daha düşük. Cinsiyet eşitsizlikleri üst seviyedeki en varlıklı ailelerde genellikle daha az görülüyor ama sosyoekonomik merdivenin basamaklarını indikçe görülme oranı artıyor. Bu, kızlar ve kadınlar için bir zafer mi? Hayatı cinsiyetler arasında sıfır toplamlı bir savaş olarak görüyorsanız, evet.
* Rhode Island 'dan on dört yaşındaki Isabel Hogben The Free Press’te Amerikalı ebeveynlerin yanlış tehditlere odaklandığını gösteren bir deneme yazdı: “İlk kez porno izlediğimde on yaşındaydım. Kendimi kazara denk geldiğim ve merak yüzünden tekrar döndüğüm Pornhub'da buldum. Bu İnternet sitesinin herhangi bir yaş doğrulaması, bir kimlik talebi ya da bana on sekiz yaşından büyük olup olmadığımı soran bir uyarı kutusu bile yoktu. Siteyi bulmak çok kolay, ondan kaçınmak imkânsız ve benim yaşımdaki çocuklar için sık başvurulan bir ergenliğe geçiş törenine dönüşmüş durumda. Annem neredeydi? Yandaki odada, her gün dokuz farklı renkte meyve ve sebze yediğimden emin olmakla meşguldü. Neredeyse bir helikopter ebeveyn sayılacak kadar ilgiliydi ama ben yine de internette porno buldum. Arkadaşlarım da öyle.”
Hogben'in denemesi çocuklarımızı gerçek dünyada çok fazla korurken çevrim içi ortamda yeterince korumadığımız prensibinin kısa ve öz bir tasviri olmuş. Çocuklarımızı gerçekten güvende tutmak istiyorsak sanal dünyaya girişlerini geciktirmeli ve bunun yerine onları gerçek dünyada oyun oynamaları için dışarı göndermeliyiz.
* Size hangi yaşta özgürlük tanındı? Aileniz bir arkadaşınızın en az dört yüz metre uzaktaki evine tek başınıza yürümenize ya da arkadaşlarınızla birlikte kendi başınıza dışarıda olmanıza, parklara ve dükkanlara gözetimsiz gitmenize izin verdiğinde kaç yaşındaydınız? Bu soruyu düzinelerce dinleyici kitlesine sordum ve her defasında aynı kuşak farklılıklarıyla karşılaştım. Öncelikle 198l'den önce doğanların ellerini kaldırmasını rica ederim. Bunlar {1965 ve 1980 arasında doğan) X kuşağının, (1946 ve 1964 arasında doğan) bebek patlaması kuşağının ve (1928 ve 1945 arasında doğan) sessiz kuşağın fertleridir. Yaşça daha büyük olan bu dinleyicilerden onlara özgürlük tanınan yaşı hatırlamalarını ve onların grubunu-işaret ettiğim zaman yüksek sesle cevap vermelerini rica ederim. Neredeyse herkes “6”, “7” ya da “8”, diye bağırır ve bazen sunuma devam etmekte zorlanırım çünkü gülmeye ve birbirlerine mahallelerindeki diğer çocuklarla yaşadıkları muhteşem maceraları anlatmaya başlarlar. Sonra 1996 ve sonrasında doğanlardan (Z kuşağından) ellerini kaldırmalarını isterim. Çoğunun özgürlük yaşı 10 ile 12 arasıdır, nadiren 8'ler, 9'lar, 13'ler ve 14'ler de çıkar. (X kuşağının fertleri ise arada kalır ve özgürlük yaşları büyük ölçüde farklılık gösterir.)
* Akıllı telefonlar dikkatimizi o kadar güçlü bir şekilde çekiyor ki cebimizde sadece saniyenin onda biri kadar bir süre titreşmeleri bile birçoğumuzun, telefonun bize önemli bir güncelleme getirmiş olması ihtimaline karşı yüz yüze sohbeti kesintiye uğratması için yeterli. Çoğu zaman karşımızdaki kişiye konuşmaya ara vermesini söylemeyiz, sadece telefonumuzu çıkarır ve bir süre ekranı kurcalayarak o kişinin akla yatkın bir şekilde telefonumuza gelen son bildirimden daha az önemli olduğu sonucuna varmasına neden oluruz. Bir sohbet partneri telefonunu çıkardığı ya da sadece görünürde bir telefon olduğu zaman {Sizinki olması bile şart değil.) sosyal etkileşimin kalitesi ve samimiyeti azalır. Ekran bazlı teknolojiler ceplerimizden dışarıya, bileklerimize, kulaklıklara ve gözlüklere kaydıkça dikkatimizin tamamını başkalarına verme becerimiz muhtemelen daha da kötüleşecek. Yok sayılmak her yaşta acı vericidir. Kim olduğunuza ve nereye ait olduğunuza dair bir fikir edinmeye çalışan bir ergen olduğunuzu ve bir araya geldiğiniz herkesin size dolaylı olarak şöyle dediğini düşünün: Telefonumdaki insanlar kadar önemli değilsin.
* Gazeteci Johann Hari, Çalınan Dikkat[1] adlı önemli kitabında Elvis Presley'yi saplantı haline getiren ve Hari'ye onu bir gün Elvis'in Graceland'deki evine götürmesi için yalvaran tatlı bir çocuk olan dokuz yaşındaki vaftiz oğlunun dönüşümünü anlatır. Hari vaftiz oğlunun hayalini gerçekleştirmeyi kabul eder. Ama altı yıl sonraki bir ziyaretinde Hari o çocuğun değiştiğini ve yolunu kaybettiğini görür:
Uyanık olduğu saatlerin neredeyse tamamını boş gözlerle baktığı ekranların karşısında geçiriyordu: WhatsApp ve Facebook mesajlarının kesintisizce akıp durduğu telefonunun, YouTube ve porno videolarının birbirine karıştığı iPad'inin karşısında. “Viva Las Vegas” şarkısını söyleyen o neşeli ufaklığın izlerini gördüğüm anlar oluyordu, ama küçük küçük, kopuk kopuk parçalara ayrılmıştı sanki o çocuk. Belli bir konu hakkında en fazla birkaç dakika sohbet ettikten sonra kafasını ekranlardan birine çeviriveriyor ya da başka bir konuya geçiveriyordu. Snapchat hızında, durağan ya da ciddi bir şeyin ona dokunamayacağı hızda uçuyor gibiydi.
* Amerikalılar raydan çıkan, bir iş bulup çalışmayan ve ucu açık bir süre boyunca ebeveynlerinin yanında yaşamaya geri dönen erkekler için hayata atılamama ya da kendi ayakları üstünde duramama anlamındaki “failure to launch” ifadesini uzun süredir kullanıyor. Yirmili yaşlarının sonundaki erkeklerin (2018'de %27'si) ebeveynleriyle yaşama olasılığı genç kadınlardan (%17) daha yüksek.
Ebeveynler anlaşılabilir bir şekilde endişeli. Erkek çocuklar ayrıca Japonya' da olduğu gibi tamamen içlerine kapanmaya karşı daha savunmasız. Japon toplumunda genç erkekler, öteden beri okulda başarılı olma, prestijli bir iş bulma ve “beyaz yakalı çalışan”lara yakıştırılan sosyal beklentilere uyma baskısına maruz kalıyor. 1990'larda, 1980'lerin balon ekonomisi patlayınca ve başarılı olmanın önündeki engeller artınca birçok genç erkek ailesinin evindeki yatak odasına çekilip kapısını sıkıca kapattı. Japoncada bu gençlere “içeri çekilme” anlamında hikikomori denir. Münzeviler gibi yaşar ve mağaralarından genellikle aile fertleri de dahil herhangi biri tarafından görülme olasılıklarının daha az olduğu tuhaf saatlerde çıkarlar. Bazı ailelerde ebeveynler bu gençlerin kapılarına yiyecek bırakırlar. Bu gençler kaygılarını içeride kalarak yatıştırırlar ama içeride kaldıkça dış dünyadaki becerileri iyice azalır ve dış dünyayla ilgili kaygıları körüklenir. Kapana kısılmış gibidirler.
* On bir yaşındaki çocukların telefonlarına bakarak dolaşması, dipsiz akışlardan çıkamaması artık o kadar sıradanlaştı ki birçok insan eğer istersek bunu değiştirebileceğimizi hayal edemiyor. “O gemi kaçtı,” ya da “O tren çoktan kaçtı,” diyorlar. Oysa bu ulaşım metaforları bana derhal harekete geçmemiz gerektiğini düşündürüyor. Hareket etmeye başlar başlamaz bir güvenlik sorununun keşfedilmesiyle geri çağrılan uçaklarda bulundum. Titanik 1912'de battıktan sonra iki kardeş gemisi kullanımdan çekildi ve daha güvenli olacak şekilde modifıye edildiler. Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda, tehlikeli bulunan yeni tüketim ürünleri toplatılır ve üretici, tasarımı düzeltene kadar tekrar piyasaya çıkarılmaz.
* Alexis Spence bana altıncı sınıftayken ailesi yasaklamasına rağmen bir Instagram hesabı açmak için neden yanıp tutuştuğunu şöyle anlattı: “Onu bu kadar bağımlılık yapıcı kılan şey akranlarıma uyum sağlama isteğimdi. Hiçbir şeyi kaçırmak istemiyordum çünkü eğer kaçırırsam, halkanın dışında kalırdım ve halkanın dışında kalırsam olanları anlamadığım için çocuklar ya bana güler ya da benimle alay ederdi ve dışlanmak istemiyordum.”
* Birkaç öğrenci akıllı telefon ya da sosyal medya hesabı edindiği zaman diğer öğrenciler ailelerine baskı uygular ve onları da tuzağa düşürür. Ebeveynler için çocuklarının, “Benden başka herkesin akıllı telefonu var. Bana da almazsanız her şeyden dışlanırım,” dediğini duymak acı vericidir. Çocuklarının bir telefonun içinde kaybolmasını çok az ebeveyn ister ama çocuklarının dışlandığını hayal etmek çok daha sıkıntı vericidir. Dolayısıyla birçok ebeveyn pes eder ve çocuğuna on bir yaşında ya da daha küçükken bir akıllı telefon alır. Pes eden ebeveynlerin sayısı arttıkça geri kalan çocukların ve ebeveynlerin üstündeki baskı artar ve sonunda topluluk istikrarlı ama talihsiz bir denge haline ulaşır: Artık gerçekten herkesin bir akıllı telefonu vardır, herkes telefonunun içinde kayboluyordur ve oyun temelli çocukluk son bulmuştur. Peki, bu tuzaklardan nasıl kaçarız? (4 madde halinde uzun metinde açılıma yanıt vermekte!)
* Platformlar bilgiye ya da hizmetlere ücretsiz erişim sağlıyorsa bunun nedeni çoğunlukla kullanıcıların ürün olmasıdır. Kullanıcıların dikkati, şirketlerin çekip paralı müşterilerine (reklamcılara) sattığı kıymetli bir maldır. Şirketler birbirleriyle kullanıcıların dikkati için rekabet ederler ve tıpkı kumarhanelerdeki gibi, süreç içinde onlara zarar verseler bile kullanıcılarını ellerinde tutmak için her şeyi yaparlar.
* “Helikopter ebeveynlik” yaptıkları için anne ve babaları suçlamamalıyız. Ebeveynlere bunu yapmak zorunda olduklarım söyleyen kültürü suçlamalı ve değiştirmeliyiz. Bazı okullar onlara eve kadar eşlik etmek için bekleyen bir ebeveyn olmadığı sürece çocukların okul servisinden inmesine bile izin vermiyor. Bazı kütüphaneler on yaşından küçük çocukların, ebeveynlerinin görüş alanının dışında dolaşmasına izin vermiyor. Sırf çocuklarının dışarıda oynamasına ya da yürüyerek bir dükkâna gitmesine izin verdiği için tutuklanan ebeveynler var. Anne ve babalar gözlerini çocuklarından ayıramadığı ve çocuklar tek başlarına hiçbir şey yapamadığı zaman sonuç çifte kaygı ve şüphe sarmalı olur. Birçok çocuk yeni bir şey denemekten korkuyor ve ebeveynler çocuklarının yeni bir şey yapabileceğine güvenmiyor, bunların hepsi de daha fazla aşırı korumaya ve daha fazla kaygıya yol açıyor.
Kaynakça
Johann Hari-ÇALINAN DİKKAT-Neden Odaklanamıyoruz? Why You Can’t Pay Attention
Notlar/Diğer
Halit Yıldırım, Ankara, 21 Şubat 2026