Ana içeriğe geç

Bernard Shaw

Bir İnsanı Nasıl Tanırsınız?

28 Haziran 2025  |  Halit Yıldırım  | 
* “Deneyim, başımıza gelen şey değildir, başımıza gelenle ne yaptığınızdır.” Aldous Huxley

* “Ben insanım ve insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.” Romalı oyun yazarı Terence

İnsanlar, bir bakıma tekdüze akan bir ırmak gibidir; hepsindeki su aynıdır aynı olmasına ama her ırmak bazı yerlerde dardır, bazı yerlerde hızlı akar; burada geniştir, şurada durgundur veya berraktır ya da soğuktur, çamurludur yahut sıcaktır. İnsanlar için de durum aynıdır. Nitekim Tolstoy bu olguyu şöyle tanımlar: “Her insan kendi içinde her bir insani niteliğin tohumlarım taşır ve zaman zaman birini, zaman zaman diğerini gösterir. Ayrıca sıklıkla kendisinden farklı bir hale gelse de yine de aynı insan olarak kalır.”

Karşı pencereden bu olguya bakıldığında ise insanlar, genelde yaşlandıkça daha iyi olurlar. Kendilerinin daha uyumlu, sorumlu ve duygusal olarak istikrarlı versiyonları haline gelirler. Eğer insanların kişiliği konusunda tıpkı bir şarap garsonu gibi uzman olursanız, insanları daha net görebilirsiniz çünkü insanlar da şaraplar gibi yıllandıkça iyileşirler.

Nasıl hayatta kalacağımızla ilgili çocukken öğrendiğimiz dersler, yetişkinliğe eriştiğimizde genelde eskimiş olurlar. Buna karşın biz, dünyayı o eski modellerle görmeye devam ederiz; eylemlerimiz hâlâ eski modellerimiz tarafından yönlendirilir. Buna “kavramsal körlük” denir ve bu, çok zeki insanların bazen neden inanılmaz derecede aptalca şeyler yapabildiğini açıklar. I. Dünya Savaşı'ndaki generalleri düşünün örneğin... Süvari hücumları döneminde öğrencilerdi ve buna göre eğitildiler. Ancak onlarca yıl sonra, general olmalarının ardından, kendilerini makineli tüfekler çağında birliklere liderlik ederken buldular. Fakat modellerini güncellememişlerdi. Yıllar içinde, milyonlarca adamı doğrudan makineli tüfek yuvalarına ve ölümlerine gönderdiler, çünkü modellerinin artık eskimiş olduğunu göremiyorlardı. Nitekim bu bir bakıma toplu katliamdı. İşte bu yönüyle “Kavramsal körlük” herkesin başına gelebilir ve gelmektedir de….

İnsanlar yiyecek ve suya ihtiyaç duydukları kadar tanınmaya da ihtiyaç duyarlar. Birini görmemekten, onu önemsiz veya görünmez kılmaktan daha zalimce bir ceza düşünülemez. George Bernard Shaw, “Diğer canlılara karşı işlenebilecek en büyük günah, onlardan nefret etmemek değil, onlara karşı kayıtsız kalmaktır. Bu, insan dışılığın özüdür,” der. Bunu yapmak şöyle demektir: Senin bir önemin yok. Sen yoksun!

Bu yönüyle, başkalarını anlayamıyorsak hayatlarımızda büyük kararlar veremeyiz. Biriyle evleneceksek, sadece o kişinin görünüşünü, ilgi alanlarını ve kariyer beklentilerini değil, aynı zamanda çocukluğundaki acıların yetişkinliğinde nasıl ortaya çıktığını, en derin özlemlerinin bizimkilerle örtüşüp örtüşmediğini de bilmemiz gerekir. Eğer birini işe alacaksak, sadece özgeçmişlerinde listelenen nitelikleri değil, bilinçlerinin öznel kısımlarını-bazı insanların çok çabalamasına veya belirsizlik içinde rahat hissetmesine, kriz anında sakin olmasına veya iş arkadaşlarına karşı cömert olmasına neden olan kısımlarını- da görebilmeliyiz.

Ancak sorun şu ki, başkalarını okumada yetersiz olan insanlar, bu işi başkalarını doğru okuyabilen insanlar kadar iyi yaptıklarını zannederler. İlginç bir şekilde, bu konuda yapılan saha araştırmasında birçok çiftin evli oldukları süre arttıkça, birbirlerini okumadaki doğruluklarının azaldığı bulunmuştur. Çiftler, eşlerinin kimliklerinin daha erken versiyonuna kilitlenip kalıyorlar ve yıllar geçip eşleri değişse de bu versiyon zihinlerinde sabit kalıyor, böylece karşısındakinin kalbinde ve zihninde gerçekte neler olup bittiği konusunda gitgide daha az şey bilir hale geliyorlar…

Değişime direnç gösteren ve bir bakıma naif gerçekçiliğin pençesindeki insanlar, genelde kendi bakış açılarına öylesine kilitlenmişlerdir ki, diğer insanların çok farklı bakış açılarına sahip olduğunu anlayamaz veya anlamak istemezler. Nehir kenarındaki bir adamı anlatan eski hikâyeyi bilirsiniz…Karşı kıyıda duran bir kadın ona, “Nehrin diğer tarafına nasıl ulaşabilirim?” diye bağırır. Adam ise, “Sen zaten nehrin diğer tarafındasın!” diye karşılık verir.

Bugünkü paylaşım teması, “İnsanı Tanıma” üzerine…

Amerika'nın önde gelen köşe yazarlarından David Brooks’un ülkemizde ilk basımı Şubat 2025 yılında yapılan “Bir İnsanı Nasıl Tanırsınız? “How to Know a Person” adlı eserini okuyup değerlendirdim ve öne çıkan bazı paragraflarını sizlerle paylaşıyorum.

* Hepimiz birine bir şey söylerken, onun aslında dinlemediğini fark ettiğimiz bir deneyim yaşamışızdır. Sanki onlara bir mesaj gönderiyormuşsunuz ama onlar bunu öylece yok sayıyormuş gibi. Farkına varırsınız, tökezlemeye başlarsınız ve sonunda konuşmanız kesilir. Sorun şu ki, ortalama bir insan dakikada yaklaşık 120 ila 150 kelime konuşur ve bu, konuşulan kişinin beynini meşgul etmeye yetecek kadar veri sağlamaz. Sosyal kaygınız varsa, muhtemelen kafanızda kendinizle ilgili o kadar çok düşünce dolaşır ki, bunlar karşınızdaki kişinin söylediği şey her neyse, dikkatinizi ona verememe tehdidine neden olur. Bir dinleyici olarak çözüm, dikkati ya hep ya hiç yaklaşımıyla ele almaktır.

* İyi bir sohbet, daha önce hiç aklınıza gelmeyen düşüncelere sahip olmanızı sağlar. İyi bir sohbet bir yerde başlar, başka bir yerde biter. Herkes nasıl iyi sohbet edileceğini bilir mi? Kesinlikle hayır. Bir keresinde, bana bir konuda bilgi veren bir hükümet yetkilisiyle telefonla konuşurken hat kesilmişti. Hemen geri aramasını bekledim. Beş dakika geçti. Sonra yedi. Sonunda ofisini aradım. Asistanı telefonda olduğu için görüşemeyeceğini söyledi. Ona, “Anlamıyorsunuz. Telefonda olduğu kişi benim! Hat kesileli on dakika oldu ancak bunu hâlâ fark etmemiş! Kendi kendine konuşuyor!” dedim. Belki de bunu insanlara yansıtan benim ama kendimi sıklıkla gazeteci Calvin Trillin'in sıkıcı bombalar dediği, sohbetin karşısındakine ders vermek olduğunu sanan insanlarla karşı karşıya buluyorum. Bir sonuca vardım: Beni arar veya kahve içmeye davet edersen, sonra benim ne düşündüğüme dair zerre ilgin olmaksızın benimle konuşursan, bir daha birbirimizin arkadaşlığından zevk alamayız.

* Sohbeti sonlandırmanın bir yolu da “Nasılsın?” veya “Ne Haber?” gibi belirsiz sorular sormaktır. Bu soruları cevaplamak imkansızdır. “Seni selamlıyorum ama aslında cevaplamanı istemiyorum,” demenin bir başka yoludur.

* Herhangi bir sağlıklı insanın, ailenin, okulun, toplumsal örgütün veya toplumun kalbinde yatan bir beceri vardır: başka birini derinlemesine görme ve ona kendini görülmüş hissettirme-yani başka birini doğru bir şekilde tanıma, ona değerli, duyulmuş ve anlaşılmış hissettirme- becerisi. Bu, iyi bir insan olmanın merkezinde yer alır, bu ise başkalarına ve kendinize verebileceğiniz en büyük hediyedir.

* Richard Nisbett, Amerika’nın önde gelen psikologlarındandır. Kariyerinin uzun dönemlerini Doğu ile Batı arasındaki kültür farklılıklarını inceleyerek geçirmiştir. Bu farklılıkların bir kısmını erken dönem Doğu ve Batı düşünürleri ve filozofları tarafından vurgulanan değerlere dayandırır. Batı kültürünün kaynağı olan klasik Yunanlılar, bireysel faaliyet ve rekabete vurgu yapmışlardır. Bu nedenle Batılılar, bir kişinin davranışını kendi zihninin içinde olup bitenlerle, yani kişinin bireysel özellikleri, duyguları ve niyetleriyle açıklama eğilimindeler. Öte yandan, Erken Konfüçyüsçülük, toplumsal uyumu vurgulamıştır. Nisbett, The Geography of Thought (Düşüncenin Coğrafyası) isimli eserinde[1] Çin felsefesi uzmanı Henry Rosemont'tan alıntı yapar: “Erken dönem Konfüçyüsçüler için izole bir ben olamaz... Ben, belirli diğerlerine göre yaşadığım rollerin bütünüyüm.” Dolayısıyla, Doğuluların, bir kişinin davranışını çabucak bireyin zihninin dışındaki bağlama bakarak açıkladıklarını savunur. Söz konusu kişi kendini hangi durumun içinde bulmuştur?

* Birini iyice görebilmek güçlü ve yaratıcı bir eylemdir. Kimse kendi güzelliğini ve güçlü yanlarını tam olarak takdir edemez, ta ki bunlar bir başkasının zihninden onlara yansıtılana dek. Görülmenin beraberinde büyümeyi getiren bir yanı vardır. Dikkatinizin ışığını bana doğru tutarsanız, çiçek açarım. İçimde büyük bir potansiyel görürseniz, muhtemelen ben de kendimde büyük bir potansiyel görürüm. Zayıflıklarımı anlayabilir ve hayat bana sert davrandığında benimle empati kurabilirseniz, hayatın fırtınalarına dayanacak güce sahip olma olasılığım daha yüksek olur.

* Bazı insanlar sizin hakkınızda belli bir anlayış oluştururlar, hatta bu anlayış bir noktada büyük ölçüde doğru bile olabilir. Ama sonra siz gelişirsiniz. Derinden değişirsiniz. Buna karşın bu insanlar zihinlerindeki modeli sizi şu anda olduğunuz halinizle görecek şekilde güncellemezler. Eğer aile evine, ebeveynlerinizin yanına gittiğinizde onların sizi artık olmadığınız çocuk olarak görmeye devam ettiğini fark eden bir yetişkinseniz, tam olarak ne demek istediğimi anlarsınız.

* Bütünsel Tutum: İnsanları yanlış görmenin en kusursuz yolu onların sadece bir parçasını görmektir. Bazı doktorlar bir hastanın yalnızca vücudunu gördüklerinde, o hastayı yanlış görürler. Bazı işverenler çalışanlarının sadece üretkenliklerini gördüklerinde, onları yanlış görürler. Basitleştirmeye yönelik olan bu şekildeki her türlü dürtüye direnmemiz gerek. Sanat tarihçisi ve Pablo Picasso'nun biyografisinin yazarı olan John Richardson'a bir keresinde Picasso'nun bir kadın düşmanı ve kötü bir adam olup olmadığı sorulmuştur. Richardson, eserinin öznesinin aşırı basitleştirilmesine veya çelişkilerden arındırılmasına izin vermezdi. “Bu çok saçma,” diye yanıtladı. “Onun hakkında ne söylerseniz söyleyin-ki siz onun kötü bir piç olduğunu söylüyorsunuz- o aynı zamanda melek gibi, şefkatli, nazik ve tatlı da bir adamdı. Aksi de daima doğrudur. Cimri olduğunu söylüyorsunuz. İnanılmaz derecede cömertti de. Fazla bohem olduğunu söylüyorsunuz ama onun aynı zamanda gergin bir burjuva tarafı da vardı. Yani Picasso bir antitez yığınıydı.” Hepimiz gibi.

* Deneme yazarı Diane Ackerman'ın Deep Play (Derin Oyun) kitabında belirttiği gibi; oyun bir etkinlik değil, bir zihin durumudur. İnsanlar bir oyunun ortasındayken rahatlarlar, kendileri olurlar ve hiç çabalamadan bağ kurarlar. Kahkaha sadece şakalardan sonra gelen bir şey değildir. Kahkaha, zihinlerimiz bir araya geldiğinde ve beklenmedik bir şey olduğunda da gerçekleşir; ortak tanınmanın çınlamasını hissederiz. Ortak bir anlayışı kutlamak için güleriz. Birbirimizi görürüz.

* Terapist Irvin Yalom bir keresinde hastalarından birinden, birlikte gerçekleştirdikleri her grup terapisi seansının özetini yazmasını istemişti. Yalom, hastanın raporlarını okuduğunda, her seansı kendisinden tamamen farklı deneyimlediğini fark etti. Öyle ki, Yalom'un grupla paylaştığı ve parlak içgörüler olduğunu düşündüğü fikirleri hiç duymamış bile. Bunun yerine, küçük kişisel eylemleri fark etmişti: bir kişinin diğerinin kıyafetine iltifat etmesi, birinin geç kaldığı için özür dilemesi gibi. Başka bir deyişle, aynı etkinlikte birlikte yer alsak bile, her birimiz bu etkinlikle ilgili olarak kendi deneyimimizi yaşarız. Ya da yazar Anais Nin'in dediği gibi: “Nesneleri olduğu gibi görmeyiz, olduğumuz gibi görürüz.”

* Zihniniz, görmeyi beklediği şeye dair bir dizi model yansıtır. Sonra gözler, zihnin beklediği şeyi görüp görmediklerini bildirmek için geri bildirimde bulunur. Başka bir deyişle, görme, pasif bir veri alma süreci değil; aktif bir tahmin ve düzeltme sürecidir.

* İnsanların yeni ve alışılmadık şeyleri duymayı ve bunlar hakkında konuşmayı sevdiğini düşünebilirsiniz. Ama insanlar aslında daha önce izledikleri bir film, izledikleri bir maç hakkında konuşmayı severler. Sosyal Psikolog Gus Cooney ve arkadaşları, biz konuşurken bir “yenilik cezasının söz konusu olduğunu bulmuşlardır. İnsanlar aşina olmadıkları şeyleri hayal etmekte ve onlar hakkında heyecanlanmakta zorluk çekerler, buna karşın bildikleri şeyler hakkında konuşmayı severler.

* Japon iş insanları üzerinde yapılan bir araştırma, Japonların bir yorum ile diğeri arasında sekiz saniyelik duraklamalar olduğunda bunu rahat karşıladıklarını ve bu sürenin Amerikalıların genel olarak tahammül edebileceği duraklama süresinin yaklaşık iki katı olduğunu keşfetmiştir. Böyle bir duraklama akıllıcadır.

* Bir kişinin karakterini anlamaya çalıştığı yollardan biri de “beni geri götür” tekniği adını verdiği şey. David, insanlara hayatları hakkında soru sorduğunuzda, genellikle ortadan, kariyerlerinden itibaren anlatmaya başladıklarını görüyor. Bu yüzden onlara, “Beni doğduğun zamana geri götür,” diyor. Bu şekilde insanları profesyonel hayatları üzerine konuşmaktan çıkarıp kişisel hayatları hakkında konuşmaya yönlendirebiliyor. Başkalarına nasıl davrandıkları, kimi sevdikleri, dünyayı daha iyi bir yer yapmak için ne yaptıkları konusunda bir fikir edinmeye başlayabiliyor.

* Sosyal kopukluk zihni çarpıtır. İnsanlar görülmediklerini hissettiklerinde, sosyal olarak kapanmaya meyilli olurlar. Yalnız ve görülmeyen insanlar şüpheci olurlar. Gerekmediği halde savunma haline geçerler. En çok ihtiyaç duydukları şeyden, yani diğer insanlarla yakın temastan korkmaya başlarlar. Kendilerinden nefret etme ve şüphe duyma dalgalarıyla sarsılırlar. Sonuç olarak, diğer insanların dikkatine layık olmadığınızı fark etmek utanç verici hissettirir. Birçok insan yalnızlığının içinde sertleşir. Kendi kendini kandıran dünyalar yaratırlar. Disiplinler arası bilim insanı Giovanni Frazzetto Together, Closer (Birlikte, Daha Yakın) adlı kitabında, “Yalnızlık kafayı bulandırır,” diye yazar. “Kendimize, başkalarına ve dünyaya bakışımızda, bakışımız ile görüşümüz arasında aldatıcı bir filtre haline gelir. Bizi reddedilmeye karşı daha savunmasız hale getirir ve sosyal durumlarda genel tetiktelik ve güvensizlik seviyemizi artırır.” Kendimizi başkalarının bizi gördüğü gibi görürüz ve görünmez hissettiğimizde, parçalanma eğiliminde oluruz.

* Yazar Tom Junod, 2014 yılında Esquire dergisinde, Bagaj lakaplı genç bir adamla röportaj yapmıştı. Söylentiye göre, tutuklandığında, polis gencin bagajını silahla dolu halde bulmuştu. Genç, kitlesel bir silahlı saldırı düzenlemeye karar vermişti ama tam işe koyulacakken yakalanmıştı. Junod daha sonra gence bunun nedenini sorduğunda genç, “Dikkat çekmek istedim. Biri gelip bana, ‘Bunu yapmak zorunda değilsin, bu tuhaf güce sahip olmak zorunda değilsin, seni kabul ediyoruz,’ deseydi, yıkılır ve vazgeçerdim,” diye cevap verdi. Kötülüğün özü, bir başkasının insanlığını yok etme eğilimidir.

* Crucial Conversations'ın yazarları, herhangi bir sohbette saygının, havaya benzer olduğunu gözlemlemişlerdir: Mevcut olduğunda kimse onu fark etmez ancak yokluğunda herkesin düşünebildiği tek şey odur.

* Ağır sırt çantası olan kişiler, yokuşları sırt çantası olmayanlardan daha dik görürler çünkü sırt çantalı kişilerin bu yokuşları yürüyerek çıkmaları daha zordur. Enerji içeceği tüketmiş kişiler, tüketmemiş kişilere kıyasla yokuşu daha az dik görürler. Hüzünlü müzik (Mahler'in Adagietto'su) dinlemiş kişiler, yokuşu neşeli müzik dinlemiş kişilerin gördüğünden daha dik görürler. Fazla kilolu kişiler, mesafeleri kilolu olmayan kişilerden daha uzun görürler.

Yine buna benzer şekilde, silahlı bir avcı, mızraklı bir avcıdan çok daha geniş bir alan görür çünkü çok daha geniş bir hareket aralığına sahiptir. Silah tutan bir polis memurunun, başkalarının ayakkabı tutuyormuştan ziyade, silah tuttuğunu “görme” olasılığı daha yüksektir; polislerin gerçekleştirdiği silahlı müdahalelerin yüzde 25'inin silahsız şüphelileri içermesinin nedeni kısmen budur. Proffitt ve Baer şu noktayı vurgularlar: “Dünyayı olduğu gibi değil, bizim için nasılsa öyle algılarız.”

* Bir keresinde bir üzüm bağını gezmiştim; turu düzenleyen adam, asmaların asmalara en nazik davranan toprağa dikilmediğini açıklamıştı. Asmaları killi toprağa dikerlermiş ki, asmalar dirençli hale gelsin, çevrelerine karşı savaşarak güçlensinler. Sanırım böyle birçok insan tanıyorum, özellikle de siyasette. Çevrelerinde yanlış olan şeylere direnerek güçlenmişlerdir.

* Öfkeyle ilgili sorunlardan biri örneğin, öfkenin kendisini bağlayacağı bir şeyler bulmak zorunda olmasıdır. Öfkeli insanlar daima öfkelenebilecekleri kişiler ararlar. Öfke iticidir. Öfke aptalcadır. Sürekli öfkeli olan bir kişi her zaman başkalarını yanlış anlar ve yanlış okur. Diğer kişinin söylediğini yanlış algıladığı için vahşi bir saldırıya geçme bahanesi olur. En kötüsü de öfke tırmanır. İnsanlar her zaman öfkeyi boşaltmaktan, öfkeyi kontrol etmekten veya öfkeyi yönlendirmekten bahsederler. Aslında, öfke her zaman kontrol altındadır, giderek daha da yükselir ve içinde öfkeyi barındıran kişiyi tüketir. Öfkelenecek çok şeyi olan büyük siyasi teolog Howard Thurman, 1949 tarihli Jesus and the Disinherited kitabında, “İsa, nefreti reddetmiştir çünkü nefretin zihnin ölümü, ruhun ölümü ve Baba ile olan iletişimin ölümü anlamına geldiğini görmüştür. Hayatı onaylamıştır ve öfke en büyük inkardı” diye yazmıştır.

* Araştırmacılar okuyan insanların empati becerilerinin daha yüksek olduğunu bulmuşlardır. Olay örgüsü odaklı türdeki kitaplar (gerilim ve dedektif hikayeleri) görünüşe göre empati becerilerini artırmamaktadır. Ancak biyografiler veya Beloved ya da Macbeth gibi okurun karakterini değişen duygusal yaşamlarına dahil olduğu karmaşık, karakter odaklı romanlar ve oyunlar okumak bunu sağlamaktadır.

* Montaigne'in bir zamanlar belirttiği gibi, diğer insanların bilgileri ile bilgili olabilirsiniz ama başkalarının bilgeliğiyle bilge olamazsınız. Anlamak için deneyimlemeniz gereken bazı şeyler vardır. Bu nedenle, daha fazla empati sahibi olmamızın bir başka yolu da hayatın genel olarak sunduğu sapan taşlarına ve oklara katlanmak ve yaşamaktır. Örneğin, doğal afetlerden kurtulan insanların evsizlere yardım etme olasılıkları daha yüksektir. İç savaşlardan kurtulan insanlar hayır kurumlarına daha fazla bağışta bulunurlar. Hayatında zor dönemler yaşayanlar, bu deneyimlerden farklılaşarak çıkarlar.

* Biz insanlar bölünmüş yaratıklarız. İçimizde şehvet, öfke, korku, açgözlülük ve hırs gibi ilkel, kuvvetli güçler mevcuttur. Fakat insanlar aynı zamanda bu tutkuları kontrol etmek, ehlileştirmek ve düzenlemek için kullanabilecekleri akla da sahiplerdir. Bu karakter oluşumu modelindeki temel ahlaki eylem öz-hakimiyettir. Bu, tutkularınızın kölesi değil efendisi olarak irade gücünüzü kullanmaktır. Karakterinizi geliştirmek spor salonuna gitmeye benzer; dürüstlük, cesaret, kararlılık ve tevazu gibi evrensel erdemleri güçlendirmek için egzersiz ve alışkanlık yoluyla çalışmaktır. Bu modelde karakter inşası kendi başınıza yapabileceğiniz bir şeydir.

İnsanlar sosyal hayvanlardır. İnsanlar gelişmek istiyorlarsa, başkalarından takdir görmeye ihtiyaç duyarlar. İnsanlar, gözlerinin içine sevgi dolu bir kabulle bakan birine ihtiyaç duyarlar. Dolayısıyla ahlak, çoğunlukla küçük, gündelik bağlantı kurma eylemleriyle ilgilidir: “Sana saygı duyuyorum” diyen bakış, “Seni merak ediyorum” diyen soru, “Birlikteyiz” diyen sohbet.

* Dışadönüklük genellikle iyi bir özelliktir çünkü dışadönüklerin çevresinde olmak genellikle çok eğlencelidir. Bununla birlikte, tüm özelliklerin avantajları ve dezavantajları vardır. Yıllar boyunca yapılan çalışmalar, dışadönüklükte yüksek puan alan kişilerin çabuk sinirlenebildiğini de göstermiştir. Daha fazla risk alırlar ve trafik kazalarında ölme ihtimalleri daha yüksektir. Ergenlikte fazla alkol tüketme olasılıkları daha yüksekken, emeklilik için para biriktirme olasılıkları daha düşüktür. Dışadönükler hayatlarını yüksek ödüllü / yüksek riskli bir egzersiz gibi yaşarlar.

* Biriyle evlenecekseniz, onu doğru şekilde sevmeye hazırlanabilmek için kişilik özelliklerini anlamanız gerekir. Temelinde nazik olmak olan uyumluluk, çok romantik veya seksi bir özelliğe benzemese de yüksek uyumluluğu olan kişilerin boşanma oranları daha düşüktür ve bazı çalışmalarda yatakta daha iyi oldukları bulunmuştur.

* Daniel Dick, çocukları kötü davranışları tekrarlamasınlar diye cezalandırmanın işe yaramaz olduğu fikrini savunuyor. İşe yarayan, kötü davranışın “olumlu zıddına” odaklanmaktır. Çocuğunuzun durdurmasını istediğiniz davranışına dikkat çekmek yerine, yapmasını istediğiniz davranışa dikkat çekin.

* Kişilik özellikleri öylesine armağanlar değildir, yaşam boyu üzerine inşa edeceğimiz armağanlardır. Brent Roberts ve Hee J. Yoon, 2022' de kişilik psikolojisi üzerine yazdıkları bir incelemede, “Hâlâ yaygın olarak kişiliğin değişemez olduğu düşünülse de son araştırmalar bu düşünceyi tamamen çürütmüştür. 200’den fazla müdahale çalışmasının incelendiği bir çalışmada, kişilik özelliklerinin, özellikle de nevrotikliğin klinik müdahale yoluyla değiştirilebildiğini ve değişiklikteki standart sapmanın yaklaşık altı hafta gibi kısa süreler olduğunu bulmuşlardır.”

* Sebastien Bras, Fransa'nın Laguiole kentinde, dünyanın en önemli restoran ödülü olan Michelin yıldızını on sekiz yıl üst üste kazanan Le Suquet adlı restoranın sahibi. Sonra, bir yıl Michelin'cilerden restoranına gelmeyi bırakmalarını, hatta bir daha asla gelmemelerini istedi. Michelin sistemini memnun etme arzusunun muazzam bir baskı yarattığını ve yaratıcılığını ezdiğini fark etmişti. Carl Jung, “Toplumun ödüllendirdiği başarılar, kişiliğin azalması pahasına kazanılır,” diye yazmıştır.

* On yedinci yüzyıl Fransız ahlakçısı François de La Rochefoucauld burada önemli bir uyarıda bulunmuştur: “Kendimizi başkalarından gizlemeye öylesine alışmışız ki, çoğu zaman kendimizi kendimizden de gizlemek zorunda kalıyoruz.” Fakat bazı insanların uydurma hikayeleri aşırıya kaçmaktadır. Öyle derin güvensizlikler ve kendilerine yönelik şüphelerle kuşatılmış durumdalar ki, onlardan hikayelerini anlatmalarını istediğinizde, sonunda elde ettiğiniz şey bir hikâye değil, oyun oluyor. Romancı William Faulkner, I. Dünya Savaşı'ndan pilot üniformasıyla dönmüş ve Alman uçaklarını vurduğu kahramanlık öykülerini anlatıp durmuştur. Oysa aslında hiç savaş görmemiştir. Yine, büyük orkestra şefi Leonard Bernstein bir muhabire, “Çocukluğum tamamen yoksulluk içinde geçti” demişti. Okuduğu lisede “hiç müzik dersi görmediğini” söylemişti. Oysa Bernstein, zengin bir ortamda, hizmetçiler ve zaman zaman şoförlerle büyümüştü, hatta ikinci bir evleri bile vardı. Okulunun orkestrasında piyano solistiydi ve lise korosunda şarkı söylüyordu.

* “Bir insanı tanımlamanın tek yolu, onun kusurlarını tanımlamaktır,” diye yazmıştır mitoloji uzmanı Joseph Campbell. Bu, kendini tanımlamakta da geçerlidir.

* Öte yandan, sabanla tarım yapmayanların soyundan gelen insanlar, daha az tanımlanmış cinsiyet rollerine sahip olma eğilimindedir. Çobanlık yapan kültürlerden gelen insanlar, bir çobanın işi kendi başına hareket etmesini gerektirdiği için, bireyci olma eğilimindedir. Pirinç çiftçiliği kültürlerinden gelen insanlar, herkes pirinci yetiştirmek ve hasat etmek için birlikte çalışmak zorunda olduğundan, birbirlerine çok bağımlı olma eğilimi gösterirler.

* Bilgelik, fizik veya coğrafya hakkında bilgi sahibi olmak değildir. Yine bilgelik, insanlar hakkında bilgi sahibi olmaktır. Bilgelik, insanların kim olduğu ve hayatın karmaşık durumlarında nasıl hareket etmeleri gerektiğini derinlemesine görebilme yeteneğidir. Bilge insanlar size ne yapmanız gerektiğini söylemez, kendi düşüncelerinizi ve duygularınızı işlemenize yardımcı olurlar. Anlam oluşturma sürecinizin içine sizinle birlikte girerler, sonra da onu genişletmenizi, ilerletmenizi sağlarlar.

* “Milyonlarca insanın bir aptallığı onaylaması o aptallığı doğru kılmaz.” Yazar Somerset Maugham

Son tahlilde, Alison Louise Kennedy’in şu anlamlı cümlesiyle derlemeyi bitirmek isterim: “İnsanlar para ödemedikleri şeyin değerini bilmezler. Bu nedenle, size bedava verildiği için hiçe saydığınız kalbinizin, bedeninizin, ruhunuzun değerini bilin!”.

Yazan ve Derleyen; Halit Yıldırım, Antalya, 28.6.2025

[1] Prof. Dr. Richard E. Nisbett -Düşüncenin Coğrafyası/The Geography Of Thought