Dijital şiddet
Sessiz Çığlıkların Gölgesinde: Kadına Yönelik Şiddetin Derinleşen Boyutları
27 Kasım 2025 | Prof. Dr. Ayşegül Akbay | Dijital şiddet
Kadına yönelik şiddet, artık yalnızca bireysel trajedilerin toplamı değil; toplumsal vicdanın en acı veren yarası, insan hakları söyleminin en büyük sınavlarından biri. Bugün şiddeti yalnızca fiziksel saldırılarla sınırlı bir olgu olarak anlatmak hem yetersiz hem de yanıltıcı. Çünkü şiddet, giderek görünmezleşen, teknolojikleşen, çeşitlenen bir yapıya büründü. Sokakta, evde, iş yerinde, dijital platformlarda; bir kadının nefes aldığı her yerde şiddet, bir ihtimal olarak dolaşıyor.
Elbette en görünür olanı fiziksel şiddet. Gazete manşetlerinde yer bulan, istatistiklerde sayıya dökülen, bazen bir fotoğraf karesine sığdırılan o karanlık yüz. Ancak fiziksel şiddetin ardındaki psikolojik tahribat, çoğu zaman daha yıkıcı ve kalıcı oluyor. Bir yumruğun izi zamanla kayboluyor belki, ama yıllarca tekrar eden aşağılama, tehdit, baskı, kişiyi değersiz hissettiren tüm sözlü saldırılar ruhun derinliklerine işliyor. Bu nedenle bazı uzmanların "görünmeyen şiddet türü en derin yarayı açar" sözü bugün daha da anlam kazanıyor.
Öte yandan, modern zamanların en hızlı büyüyen şiddet türü dijital şiddet. Sosyal medya aracılığıyla yapılan tacizler, izinsiz görüntü paylaşımı tehdidi, ısrarlı takip, konum takibi, dijital itibarsızlaştırma… Kadının özel alanını genişleten internet, aynı zamanda yeni bir baskı ve kontrol mekanizmasına dönüşebiliyor. Üstelik dijital şiddet, faillerin kimliklerini gizlemelerini kolaylaştırdığı için hem takip edilmesi zor hem de mağdurlar için daha yalnızlaştırıcı.
Ekonomik şiddet ise çoğu zaman fark edilmeyen ancak hayatın tüm akışını belirleyen bir başka boyut. Kadının çalışmasına izin vermemek, gelirine el koymak, parasını kontrol etmek, borç batağına sürüklemek ya da ekonomik bağımlılık üzerinden tehdit etmek… Tüm bunlar, kadının yaşamını kendi iradesiyle sürdürebilme kapasitesini ortadan kaldırıyor. Ekonomik şiddetin bir sonucu olarak, fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalan birçok kadın, şiddet ortamından çıkma cesareti bulamıyor. Çünkü ekonomik bağımsızlık, çoğu zaman özgürlüğün ilk koşulu.
Toplum tarafından en az konuşulan, en fazla normalleştirilen şiddet türlerinden biri ise sosyal şiddet. Aile, mahalle, iş yeri ya da geleneksel kodlar tarafından şekillenen bu baskı, kadının nasıl giyineceğinden, kimlerle görüşeceğine; hangi saatte dışarı çıkabileceğinden, kendi hayatıyla ilgili kararları nasıl alacağına kadar uzanıyor. Toplumsal normların "makbul kadın" kalıbına sığmayan her davranış, sosyal dışlama ve baskı yoluyla cezalandırılabiliyor. Bu da bireysel özgürlüğü görünmez kelepçelerle sınırlandıran bir şiddet formu olarak karşımıza çıkıyor.
Tüm bu şiddet türlerinin ortak noktası ise bir iktidar meselesi olması. Failin kendini güçlü hissetmek için kadını kontrol etme, baskılama ve susturma çabası… Şiddet, güç ilişkilerinin en çıplak tezahürü. Dolayısıyla çözümün de yalnızca cezai düzenlemelerde değil, zihniyet dönüşümünde yattığını görmek gerekiyor. Şiddeti önleyen yasalar elbette şart. Ancak yasaların uygulanması, kolluk kuvvetlerinin eğitimi, sığınma evlerinin kapasitesi, sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitim müfredatına yerleştirilmesi en az yasal düzenlemeler kadar hayati.
Bir toplumda kadına yönelik şiddet artıyorsa, o toplumun geleceği kararıyor demektir. Şiddet, yalnızca mağdur kadının değil; çocukların, ailelerin, mahallelerin, kısacası bütün bir toplumun ruhuna sirayet ediyor. Bu yüzden mesele, "kadın meselesi" değil; hepimizin ortak meselesi.
Bugün, sessiz kalan her çığlık bir sonrakini büyütüyor. Oysa şiddete sessiz kalmayan, dayanışmayı güçlendiren, mağdurun yanında duran her ses, karanlığı biraz daha dağıtıyor. Kadına yönelik şiddetin tüm boyutlarını görmek, anlamak ve mücadeleyi bütüncül bir yaklaşımla sürdürmek; her birimizin hem insani hem toplumsal sorumluluğu.
Çünkü bir kadının yaşadığı şiddet, aslında hepimizin sınavıdır. Ve bu sınavı geçmenin yolu, şiddetin her türüne karşı net, güçlü ve ısrarlı bir duruştan geçiyor.
Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Ankara, 28 Kasım 2025
Elbette en görünür olanı fiziksel şiddet. Gazete manşetlerinde yer bulan, istatistiklerde sayıya dökülen, bazen bir fotoğraf karesine sığdırılan o karanlık yüz. Ancak fiziksel şiddetin ardındaki psikolojik tahribat, çoğu zaman daha yıkıcı ve kalıcı oluyor. Bir yumruğun izi zamanla kayboluyor belki, ama yıllarca tekrar eden aşağılama, tehdit, baskı, kişiyi değersiz hissettiren tüm sözlü saldırılar ruhun derinliklerine işliyor. Bu nedenle bazı uzmanların "görünmeyen şiddet türü en derin yarayı açar" sözü bugün daha da anlam kazanıyor.
Öte yandan, modern zamanların en hızlı büyüyen şiddet türü dijital şiddet. Sosyal medya aracılığıyla yapılan tacizler, izinsiz görüntü paylaşımı tehdidi, ısrarlı takip, konum takibi, dijital itibarsızlaştırma… Kadının özel alanını genişleten internet, aynı zamanda yeni bir baskı ve kontrol mekanizmasına dönüşebiliyor. Üstelik dijital şiddet, faillerin kimliklerini gizlemelerini kolaylaştırdığı için hem takip edilmesi zor hem de mağdurlar için daha yalnızlaştırıcı.
Ekonomik şiddet ise çoğu zaman fark edilmeyen ancak hayatın tüm akışını belirleyen bir başka boyut. Kadının çalışmasına izin vermemek, gelirine el koymak, parasını kontrol etmek, borç batağına sürüklemek ya da ekonomik bağımlılık üzerinden tehdit etmek… Tüm bunlar, kadının yaşamını kendi iradesiyle sürdürebilme kapasitesini ortadan kaldırıyor. Ekonomik şiddetin bir sonucu olarak, fiziksel ya da psikolojik şiddete maruz kalan birçok kadın, şiddet ortamından çıkma cesareti bulamıyor. Çünkü ekonomik bağımsızlık, çoğu zaman özgürlüğün ilk koşulu.
Toplum tarafından en az konuşulan, en fazla normalleştirilen şiddet türlerinden biri ise sosyal şiddet. Aile, mahalle, iş yeri ya da geleneksel kodlar tarafından şekillenen bu baskı, kadının nasıl giyineceğinden, kimlerle görüşeceğine; hangi saatte dışarı çıkabileceğinden, kendi hayatıyla ilgili kararları nasıl alacağına kadar uzanıyor. Toplumsal normların "makbul kadın" kalıbına sığmayan her davranış, sosyal dışlama ve baskı yoluyla cezalandırılabiliyor. Bu da bireysel özgürlüğü görünmez kelepçelerle sınırlandıran bir şiddet formu olarak karşımıza çıkıyor.
Tüm bu şiddet türlerinin ortak noktası ise bir iktidar meselesi olması. Failin kendini güçlü hissetmek için kadını kontrol etme, baskılama ve susturma çabası… Şiddet, güç ilişkilerinin en çıplak tezahürü. Dolayısıyla çözümün de yalnızca cezai düzenlemelerde değil, zihniyet dönüşümünde yattığını görmek gerekiyor. Şiddeti önleyen yasalar elbette şart. Ancak yasaların uygulanması, kolluk kuvvetlerinin eğitimi, sığınma evlerinin kapasitesi, sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğinin eğitim müfredatına yerleştirilmesi en az yasal düzenlemeler kadar hayati.
Bir toplumda kadına yönelik şiddet artıyorsa, o toplumun geleceği kararıyor demektir. Şiddet, yalnızca mağdur kadının değil; çocukların, ailelerin, mahallelerin, kısacası bütün bir toplumun ruhuna sirayet ediyor. Bu yüzden mesele, "kadın meselesi" değil; hepimizin ortak meselesi.
Bugün, sessiz kalan her çığlık bir sonrakini büyütüyor. Oysa şiddete sessiz kalmayan, dayanışmayı güçlendiren, mağdurun yanında duran her ses, karanlığı biraz daha dağıtıyor. Kadına yönelik şiddetin tüm boyutlarını görmek, anlamak ve mücadeleyi bütüncül bir yaklaşımla sürdürmek; her birimizin hem insani hem toplumsal sorumluluğu.
Çünkü bir kadının yaşadığı şiddet, aslında hepimizin sınavıdır. Ve bu sınavı geçmenin yolu, şiddetin her türüne karşı net, güçlü ve ısrarlı bir duruştan geçiyor.
Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Ankara, 28 Kasım 2025