Ana içeriğe geç

Aile planlaması

Bilim ve Siyaset: Sağlık araştırmalarında güç dinamikleri...

11 Ağustos 2025  |  Doç. Dr. Ümit Kartoğlu  | 

Her şeyden önce kriz dönemlerinde bilgi, siyasi iktidar için stratejik bir kaynak haline geliyor (bilgi kontrolü = gücün kontrolü). Bilimsel veriler, hükümetin başarısızlıklarını açığa çıkarabileceği gibi, kamuoyu nezdinde güven kaybına da yol açabiliyor. Bu nedenle iktidar bilgi üretimini denetleyerek, resmi gerçekliği inşa etmeyi tercih ediyor.

Doç. Dr. Ümit Kartoğlu'nun Psikiyatrist Dr. Oya Saldı Özgür ile bilim ve siyaset ilişkisi üzerine söyleşinin 3 Ağustos 2025 tarihinde T24'te yayınlanan geçen haftaki 1. bölümünde, bilimsel düşüncenin tarihsel süreçte otoriteyle nasıl çatıştığını tartıştık. Galileo’nun Engizisyon tarafından yargılanmasından başlayarak, bilimsel bulgulara karşı gösterilen direnç bağlamında, geçmişte Descartes’ın otosansürü ve günümüzde Prof. Kayıhan Pala vakasıyla birlikte, siyasi, toplumsal ve kurumsal baskılar altında bilimin nasıl şekillendiğini yorumladık. Henrik İbsen’in “Bir Halk Düşmanı” oyunu örneğinde ise, bu çatışmanın evrenselliği ve güncelliğini vurguladık. Bilimin özgürce gelişimi için, Galileo’dan Dr. Stockmann’a uzanan çizgide, cesur bilim insanlarının sesini yükseltmesinin önemini tartıştık. Bu haftaki söyleşimizde, sağlık araştırmalarının, donör politikaları ve kurumsal önceliklerle nasıl biçimlendirildiği ve niteliksel araştırmalara yönelik önyargıları, akademik değerlendirme süreçlerindeki tek tipçiliği, katılımcı ve bağlama duyarlı araştırma yaklaşımlarının önemini ve siyasi otoritenin resmi gerçekliği inşa etmek için araştırmaları kontrol altına alma çabalarını tartışıyoruz.

Bilim ve Siyaset: Sağlık araştırmalarında güç dinamikleri

Uluslararası bağımsız bir girişim ve inisiyatif olarak 1987 yılının sonuna doğru kurulan Temel Ulusal Sağlık Araştırmaları Komisyonu (Commission on Essential National Health Research), gelişmekte olan ülkelerde insanların sağlığını iyileştirmeyi amaçlamıştı. Bu amaç, bütün dünyada büyük ölçüde göz ardı edilmiş olsa da araştırmanın bu hedefe ulaşmada olağanüstü bir güce sahip olduğu inancına dayanıyordu.



Komisyonun üyeleri farklı ülkelerden ve disiplinlerden gelen şu uzmanlardan oluşuyordu: John R. Evans (Kanada) Başkan, Gelia T. Castillo (Filipinler) Başkan Yardımcısı, Fazle Hasan Abed (Bangladeş), Sune D. Bergstrom (İsveç), Doris Howes Calloway (ABD), Essmat S. Ezzat (Mısır), Demissie Habte (Etiyopya), Walter J. Kamba (Zimbabve), Adetokunbo O. Lucas (Nijerya), Adolfo Martinez-Palomo (Meksika), Saburo Okita (Japonya), ve V. Ramalingaswami (Hindistan). Komisyonun çalışmaları Avrupa, Kuzey Amerika, Asya ve Latin Amerika’dan gelen, 16 farklı bağışçının oluşturduğu çeşitliliğe sahip bir grup tarafından desteklenmişti.

Girişim 1990’da Sağlık Araştırması: Kalkınmada Eşitlik İçin Temel Bağlantı başlıklı raporunu yayınladı. Raporda komisyon, gelişmekte olan ülkelerde en çok görülen hastalık yükünü, gelişmiş ülkelerdeki insanların en çok görülen sağlık sorunlarına odaklanan araştırmalara yapılan yatırımlar ile kıyasladı ve aralarında büyük bir uyumsuzluk olduğunun altını çizdi. Dünyada sağlık araştırmaları için yapılan tahminen 30 milyar dolarlık harcamanın sadece yüzde 5'i olan 1,6 milyar doların, gelişmekte olan ülkelerdeki insanların sağlık sorunlarına ayrıldığını ve gelişmekte olan ülkelerde beklenen ömür ortalamasına ulaşamadan kaybolan yaşam yıllarının toplamının, tüm dünyada beklenen ortalama ömür sürelerini doldurmadan kaybedilen yaşam yıllarının yüzde 93'ünü oluşturduğunu rapor etti.

Komisyon, bazı önemli sağlık konularının ele alınmasına karşın, politika, sosyal bilimler, epidemiyoloji ve yönetim araştırmalarının görece ihmal edildiğini belirtti. Biyomedikal ve klinik araştırma girişimlerinin biraz daha güçlü olduğunu, ancak bu alanlardaki kapasite güçlendirme çabalarının mütevazı ölçekte kaldığını ve dar hedefli olduklarının altını çizdi.

Yüksek gelir düzeyine sahip ülkelerin dışında kalan ülkelerde, genel olarak, araştırma kapasiteleri oldukça sınırlı. Bu sınırlılık, tıpkı başka yerlerdeki araştırma bulgularını özümseme kapasitelerine benziyor. Sonuçta, ülkedeki sağlık sorunlarına çözüm üretecek, politikaya yön verecek, biraz daha ileri giderek söyleyecek olursak, küresel sağlığa katkıda bulunacak kalitede, dişe dokunur bir çalışma ne yazık ki, çıkmıyor (ya da düşünülmüyor, planlanmıyor). COVID-19 pandemisi döneminde bile büyük artış gösteren araştırmalar ve yayınlar, bunun en açık örneğini oluşturuyor.

Kuşkusuz, bilimsel araştırma dünyası politik etkilerden bağımsız değil. Sonuçta araştırma öncelikleri araştırmacı bilim insanlarından çok, gücü (ve parayı) elinde bulunduran kesimlerce belirleniyor. Olay son kertede, ülkedeki sağlık politikasına kitleniyor. Psikiyatrist Dr. Oya Saldı Özgür de gerek sağlık ocağında gerekse devlet hastanesi polikliniğindeki deneyimlerinden yola çıkarak, en açık ifadeyle kalıcı bir sağlık politikamız olduğunu düşünmediğini söylüyor. Oya, “Çünkü bana göre, bir konuda politika üretebilmek için, o konuda yeterli deneyim ve bilgi sahibi, bilimsel bakış açısına sahip, olaylara yalnızca kar-zarar ekseninden bakmayacak, kendi kişisel çıkarlarının peşine düşmeyecek, alınan kararların dünkü, bugünkü ve hatta yarınki sonuçlarını değerlendirebilecek bireylerin etkin olmaları beklenir.” diyor, “Oysa bizde sistem, Tabip Odaları gibi işleyiş hakkında sahayı bilen kurumsal yapılardan, üniversitelerin halk sağlığı birimlerinden beslenmiyor hatta çoğu kez onları karşısına alıyor. İş böyle olunca günlük pratikte, başvuranın anlık memnuniyetine endeksli, çoklukla yetersizlikler nedeniyle sağlık personeli ile sağlık hizmeti almak isteyeni karşı karşıya getiren bir işleyiş, tabiri caizse işletme bakışı hüküm sürüyor. Bu gerçekçi bir politika olsaydı, politikanın kelime anlamı gibi sorunların çözümü için izlenecek yol yöntem diyebileceğimiz, samimi bir yaklaşımı içerirdi. Acaba, sorun dediğimiz unsurlar da mı farklı? Farklı sorunlar tanımlandığında farklı değişkenleri test ettiğimiz gibi, araştırmaların da tıpkı işleyiş gibi günü geçiştirmeye yönelik olduğunu söyleyebilir miyiz?”

Günü geçiştirmeye mi yönelik bilemiyorum, ama üniversitelerimizdeki halk sağlığı anabilim dallarında yapılan uzmanlık ya da doktora tez konularına baktığımda, çoğunlukla alana yeni bir soluk getirmeyen çalışmalarla karşılaştığımı, Oya’ya anlatıyorum. Bunu söylerken, bir uzmanlık ya da doktora tezinin yalnızca yeni bilgi üretmeyi hedeflemediğinin, aynı zamanda bir uzmanlık ya da doktora öğrencisinin bağımsız ve özgün bilimsel araştırma yapma yetkinliğini gösterdiği bir süreç olduğunun farkındayım. Elbette her tezin devrimsel sonuçlar sunması beklenmez, ancak çalışmanın en azından özgün bir bakış açısı, yeni bir bulgu ya da literatürdeki bir boşluğu doldurması gerekir.

Üniversitelerin tez veri tabanlarına baktığımda, çoğu konunun oldukça yüzeysel olduğunu, bazı tezlerin ise kullanılan yöntem açısından bile stajyer araştırması seviyesini aşmadığını görüyorum. Türkiye’den ayrılmadan bir yıl önce doçentliğe başvurduğumda sunduğum yayın dosyam, o dönem için yenilikçi sayılabilecek, halk sağlığı alanında öncü nitelikteki nitel araştırmalarla doluydu. Planlayıcısı ve yazarı olduğum bu çalışmalar, anlamlar, yorumlar, duygular, deneyimler ve süreçlere odaklanan; gözlem, derinlemesine görüşme, odak grup ve belge analizi gibi niteliksel yöntemlerle yürütülmüştü. Uzmanlık eğitimi sırasında yaptığım tez çalışmasıyla bir araştırma sorusunu tanımlayabildiğimi, bu soruya uygun bir çalışma tasarlayıp uygulayabildiğimi, veri toplayıp analiz edebildiğimi ve tüm bunları sınırlı zaman ve kaynaklarla gerçekleştirme becerisine sahip olduğumu gösterdiğimi düşünerek, dolayısıyla artık kendimi ispatlama kaygısı taşımıyordum. Bu heyecan verici niteliksel araştırma yöntemlerine tutkuyla bağlanmış ve bir süredir tüm emeğimi bu alana hasretmiştim.

Dosyamda, nitel araştırma yöntemlerinin bilim dünyasındaki yerini sorgulayan,

Araştırma Dünyasında Ateşkes: Üç Açılı Değerlendirme başlıklı yazımın yanı sıra, Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Uluslararası Beslenme Vakfı tarafından yayımlanan RAP (Rapid Assessment Procedures) – Sağlıkla ilgili programların planlanması ve değerlendirilmesi için nitel metodolojiler kitabında, veri toplamada videonun rolünü ele alan, bana ait kısa bir bölüm de yer alıyordu. Dosyama ve çalışmalarımın özgünlüğüne o kadar güveniyordum ki, jüri başkanının, “Dosyanı inceledik, daha fazla niceliksel araştırma yapman lazım” diyerek beni dışarı davet etmesi karşısında öyle büyük bir şok yaşadım ki, o an ne söyleyeceğimi bilemedim. Ancak bu olumsuz değerlendirmeyi yanıtsız bırakmak içime sinmedi. Dışarıda birkaç dakika soluklandıktan sonra, kapıyı aralayarak başımı içeri uzattım ve ‘Bu aldığınız kararla hayatımı değiştireceğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz’ diyerek, kapıyı kapattım.

O sözleri söyleyen profesör, dosyamda yer alan ve yayımlanmış ilk niteliksel çalışmamın sonuçlarını daha önce Sağlık Bakanlığı’nda sunduğum bir toplantıda da sorgulamış, çalışmanın geçerliliğini küçümseyerek, ‘Nerede bunun ki-kare testi?’ diye sormuştu. O an, veri toplarken kullandığımız videoyu yeniden oynatarak, konuşan annenin yüzünde videoyu durdurmuş ve ‘Hocam, annenin gözlerine bakın. İşte size ki-kare testi’ demiştim.

Beni asıl üzen ve içime oturan şey ise; neden ve nasıl sorularına yanıt arayan, ülkemizde henüz yeni sayılabilecek bir araştırma yöntemine öncülük edişimin, uzmanlık eğitimim sırasında hocam olan o profesör (ve jüri) için hiçbir değer ifade etmemesiydi.

Oya, “Peki, sonra ne yaptın?” diye soruyor. “Ne mi yaptım?” diyorum, “Sadece niceliksel araştırmaların geçerli olduğuna inanan bu anlayışa bir yanıt olarak, bir yıl içinde sekiz araştırma yayımladım. İçerik olarak derin sayılmayacak, ama istatistiksel analizlerle dolu, tamamen sayısal çalışmalardı. Biliyorsun, yeniden başvurduğunda aynı jüriyle karşılaşmıyorsun; yeni bir jüri atanıyor. Bu yeni jüri, dosyamı çok beğendi, ama bu beğeni, son yılda yaptığım nicel çalışmalarla ilgili değildi. Bunu jüri başkanı, her zaman saygıyla andığım Prof. Dr. Nevzat Eren açıkça ifade etti çünkü. Sözlü sınav sırasında dosyamda çok sayıda nitel araştırma bulunduğunu ve bunun halk sağlığı açısından çok değerli olduğunu vurguladı. Özellikle Araştırma Dünyasında Ateşkes yazımdan yola çıkarak, nitel ve nicel araştırmalarda aynı konunun farklı açılardan nasıl ele alınabileceğini değerlendirmemi istedi.”

“Sonunda doçent oldum. Oldum ama, her ne kadar akademide kalmak gibi bir niyetim olmasa da bir yıl boyunca, ilk jüride yer alan halk sağlığı hocalarının arzu ettiği oyunu oynamak zorunda kalmıştım” (hayatımda önemli yeri olan birkaç halk sağlığı hocasını tenzih ederim). “Ama olsun,” diyorum, “hayatımı değiştiremediler. Niteliksel araştırmalara duyduğum tutkudan hiç vazgeçmedim.”

Sözü tekrar sağlık politikalarına ve halk sağlığının çalışma önceliklerine getiriyorum. Oya da “Sağlık politikalarının değişen hükümetlerden bağımsız değişmezleri olmalı”, diye düşündüğünü söylüyor. Oya, “Burada ülkenin coğrafi koşullarının, sosyoekonomik dinamiklerinin, küresel değişimlerle (göç gibi, pandemi gibi) etkileşiminin göz ardı edilmesini kastetmiyorum tabii ki” diyor, “Bununla her coğrafyanın kendi risk faktörlerinin, yapılacak araştırmaların seçiminde daha etkin olmasını söylemeye çalışıyorum. Sağlık ve eğitim alanında yapılacak harcamaların, ülke ne denli sıkışık ve dar boğazda olursa olsun, geleceğe güvenle bakabilmek adına öncelikli olmaları gerektiğini düşünüyorum. Aksi olduğunda, uzun vadede çok daha ağır bedeller ödeneceğini gördük, göreceğiz…”

Uluslararası kuruluşlarda bile araştırma öncelikleri, çoğu zaman, kurumu destekleyen bağışçı ülkeler ya da kuruluşların kendi öznel gündemlerine göre belirleniyor. Kurumların, kendi önceliklerine uygun araştırmalar için donörleri ikna ederek fon sağlaması ise oldukça nadir bir durum. Dünya Sağlık Örgütü'nde (DSÖ) görev yaptığım yıllarda, aşı programlarının temelini oluşturan lojistik sistemler konusunda, sayısız proje önerisi geliştirdim. Ancak bu projeler ya DSÖ içinde kabul görmesine karşın bağışçılara ulaşamadı ya da yeterli siyasi ya da kurumsal baskı sağlanamadığı için yanıtsız kaldı. Bu durum, ancak Bill Gates'in Vietnam'a yaptığı bir ziyaretle değişti. Gates, merkez aşı deposunu gezdiğinde –ki aslında Vietnam’daki bu depo kötü durumda sayılmazdı–, gördükleri karşısında ekibine dönerek şu tepkiyi verdi: “Benim verdiğim aşıları böyle mi yönetiyorlar? Bu işi halledin!” İşte bu cümle, yıllardır destek bulamayan lojistik sistemlerinin iyileştirilmesine yönelik Optimizasyon projesinin, DSÖ önderliğinde bir gecede doğmasına neden oldu.

Ülkelerin ya da kuruluşların, bağışçıların katkılarına göre programlarını şekillendirmeleri, önceliklerini bu doğrultuda belirlemeleri oldukça yaygın bir davranış. Ancak, zaman zaman bunun tersi durumlar da yaşanabiliyor. Örneğin, 1993 yılında UNICEF aracılığıyla Romanya’da, bağışçıların neden olduğu kaotik durumu düzenlemek amacıyla yapılandırılan bir oluşumda, danışman olarak kritik bir görev üstlenmiştim. Hangi bağışçının ne amaçla ve ülkenin neresine yardım yaptığı/yapacağı bilgisini, karar vericilerin kullanabileceği şekilde gösteren, zamanla güncellenebilen ve görsel olarak izlenebilen dinamik bir veri sistemi kurmuştuk.

Bu sistemle birlikte, bağışların kabul edilme sürecinde köklü değişiklikler yapıldı. Yeni kurulan Romanya Bilgi Koordinasyon Merkezi (Romanian Information Clearinghouse) aracılığıyla, her bağışçıya neden bazı yardımların neden kabul edilemeyeceği açıklanabiliyor, hangi konulara ve bölgelere öncelik verilmesi gerektiği, somut verilere dayanarak dinamik haritalar önünde tartışılabiliyordu. Böylece bağışçılar, kendi istedikleri alana ve bölgeye yardım yapamaz hale geldiler. Bağış süreci, ülkenin öncelikleri doğrultusunda Romanian Information Clearinghouse tarafından yönetilmeye başladı. Yardımlar disipline edildi, ihtiyaçlara göre yönlendirildi. Aynı zamanda, o dönemde yapılan bilimsel çalışmalar da ülkenin ihtiyaç ve önceliklerine göre şekillendirildi.

Bilimsel çalışmalarda bir de olayın yerel sınırlarını aşan, küresel boyutu var. Aslında Türkiye’nin, yalnız ülkeye değil, küresel anlamda dünyanın önemli sağlık sorunlarına da çözüm ürettiği çalışmalarının olduğunu biliyoruz. Bir zamanlar İnsan Üremesinin Hizmet Boyutları Üzerine Araştırma ve Eğitim Konusunda DSÖ İşbirliği Merkezi olan Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı Çubuk Eğitim ve Araştırma Bölgesi’nde yürütülen gebelik döneminde risk yaklaşımı araştırması, benim bildiğim, bu ülkeden çıkarak küresel sağlığa damgasını vurmuş ender çalışmalardan biridir. Doğum öncesi bakıma yönelik risk temelli yaklaşım, yüksek komplikasyon riski taşıyan kadınları belirleyip öncelik vererek, bakımı rasyonelleştirmeyi ve böylece sonuçları ve verimliliği iyileştirmeyi amaçlamıştı. Özellikle düşük kaynaklara sahip toplumlar için uygun bir modeldi. Bu yaklaşım, gebelik döneminde herkese uyan tek beden modeline meydan okumuş ve daha sonra küresel olarak benimsenen odaklanmış doğum öncesi bakım (Focused antenatal care - FANC) için zemin hazırlamaya yardımcı olmuştu. Bu projede Türkiye’de yapılan risk yaklaşımı araştırmasının başındaki iki kilit isim, Prof. Dr. Nusret Fişek ve Prof. Dr. Ayşe Akın, danışman olarak görev aldı.

Prof. Dr. Ayşe Akın’ın öncülüğünde aynı merkez tarafından yürütülen bir dizi temel ve ulusal sağlık araştırması arasında, Nüfus Planlaması Yasası’nda önemli değişikliklere zemin hazırlayan çok değerli yöneylem araştırmaları da yer alır. Bu çalışmalar, hemşire ve ebelerin aile planlaması eğitimi aldıktan ve sertifikalandırıldıktan sonra rahim içi araç uygulayabilmesine; pratisyen hekimlere ise menstrüel regülasyon-Karman aspirasyonu yöntemiyle erken dönemde gebelik sonlandırma yetkisinin, belirli bir kurs programının ardından sertifikalandırıldıktan sonra verilmesine olanak sağlamıştır. Türkiye’de örnek bir aile planlaması eğitim merkezinin oluşturulması, eğitimin uygulanması ve sonuçlarının değerlendirilmesi ile bu merkezlerin standardize edilerek ülke düzeyinde çalışmaya açılması, bu çalışmalar sayesinde sağlanmıştır.

Sonraları, Çubuk Eğitim ve Araştırma Bölgesi ve diğer üniversitelerin benzer halk sağlığı araştırma ve uygulama merkezleri, Sağlık Bakanlığı tarafından mevcut protokolleri iptal edilerek kapatılmıştır. Ancak daha sonra, özellikle hekim ve diğer sağlık personelinin saha eğitimlerinin yapılması için duyulan gereksinim nedeniyle ve ciddi çabalar sonucu imzalanan protokollerle tekrar oluşturulsalar da mevcut Sağlık ve Eğitim Araştırma Bölgeleri, eski etki ve fonksiyonlarını önemli ölçüde kaybetmişlerdir.

Küresel sağlık anlamında Türkiye’den önemli araştırmaların mimarı, Hacettepe Üniversitesi Halk Sağlığı uzmanlık eğitimimde üzerimde büyük emekleri olan Prof. Dr. Ayşe Akın’ı, bu önemli rolüne duyduğum sonsuz saygı nedeniyle Oya’nın yanı sıra bu söyleşimize konuk ettim. Ayşe Hoca’mın, kadın sağlığı ve üreme konusundaki bu çalışmaları ile dünya çapında saygın bir yere sahip olduğunu belirtmeliyim.

Birleşmiş Milletler'in koordine ettiği, Mısır'ın başkenti Kahire'de düzenlenen Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı’nın 25'inci yıl dönümünde düzenlenen ICPD Nairobi Zirvesi'nde, 1994'ten bu yana uluslararası nüfus ve kalkınma alanına sunduğu katkılardan dolayı ödül alan Prof. Dr. Ayşe Akın, teşekkür konuşmasında (2019)

Öncelikle Ayşe Hoca’ma araştırma ve eğitim bölgelerinin nasıl kapatılabildiğinin hikayesini sordum. Ayşe Hoca, 1980’de artık dünyada neoliberal politikaların her alanda son derece baskın olmaya başladığını hatırlatarak, “Bu politikaya göre sağlık da meta gibi görülmeli ve hizmetler hak temelli olmak yerine kazanç temelli olmalıydı” diye devam etti. “Türkiye’deki hükümetler bu yaklaşıma epey direndi, ancak Türkiye’yi bir pazar olarak gören emperyal bakış/davranış hiç vazgeçmeden yolunda yürüdü; iniş çıkışları olmakla beraber 1985’ten sonra temel çaba, 224 sayılı sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi hakkındaki yasayı hedef alan, onu ortadan kaldırmaya yönelik adımların hızlandırılmasına verildi. Liyakatsiz yöneticiler sayesinde sistemin yönetilmemesinin sonucunda politik müdahaleler arttı. En temel hedef de iyi modellerin, örneklerin ortadan kaldırılması idi. İşte burada 25 yıl Etimesgut, 15 yıl devam eden ve bilinirliği-tanınırlığı çok iyi olan Çubuk Sağlık Eğitim Bölgeleri başarılı örnekler olarak, savunuculukta mevcut politikacılar için birer engeldi ve ortadan kaldırılmaları lazımdı. Diğer üniversitelerin de benzer birimleri açmalarıyla Bölgelerin sayısı giderek artmıştı ve hepsi değişim için engel olarak görülüyordu.” Ayşe Hoca, 1992-1997 yılları arasında Sağlık Bakanlığı’nda Ana ve Çocuk Sağlığı Genel Müdürü olarak, artıları ve eksileri içeriden de dışarıdan da çok iyi görebiliyordu, daha doğrusu yaşıyordu…

En iyi uygulama (best practice) olarak nitelenebilecek bu uygulamaların ortadan kaldırılması, zamanın Sağlık Bakanı Halil Şıvgın’ın temel misyonu idi; bunun için her yolu denedi. Bu bölgelerin kapatılması ile ciddi bir savunuculuk mekanizması da yok edilmiş oldu. Uygulama bölgelerinin kapatılmasının temelinde yatan neden buydu. Politik iktidar kararlıydı, ancak burada üniversitenin de yapılan bu yanlışa ciddi bir direnç gösterdiği söylenemez.”

Türkiye'de iktidarların, üreme sağlığına yönelik müdahalelerini yalnızca politik bir tercih değil, kadın bedeni üzerinde mutlak denetim kurma arzusunun da bir aracıdır. “En az üç çocuk” dayatmasıyla başlayan süreçte, kürtaj ve sezaryen gibi temel sağlık hizmetleri ideolojik gerekçelerle hedef alınmış; kamu hastanelerinde kürtaja erişim neredeyse olanaksız hale getirilmiştir. Aile planlaması hizmetleri sistematik biçimde tasfiye edilirken, cinsel sağlık eğitimi bilinçli olarak yok sayılmış, kadınların bedensel özerkliği siyasi otoritenin müdahalesine açık hale getirilmiştir. Bu yaklaşım, kadınların üreme/ürememe haklarını gasp eden, bedenleri ve yaşamları üzerinde tahakküm kurmayı amaçlayan otoriter bir nüfus mühendisliğine dönüşmüştür.

Ayşe Hoca, konuyla ilgili uygulamaların işlevsiz hale getirilmesinin, özellikle 2002’de Türkiye’de iktidar değiştiğinde başladığını söylüyor. “Politik iktidarın kadına-doğurganlığa bakışı, bizlerin bile boyutlarını öngöremediğimiz kadar olumsuz bir yönde oldu. 2005 yılına dek Avrupa Birliği’ne girme hevesi ile bazı yasalarda, sivil toplum kuruluşlarının da baskısı ile kadın hakları bağlamında medeni kanun, ceza kanunu ve kadına yönelik şiddetle mücadeleye yönelik sıfır tolerans stratejisi gibi genelgelerle birlikte giden bir dizi eşitlikçi adım atıldı. Ancak, egemen politik görüş, hep kadını çalışma yaşamından koparmak, doğurganlığını teşvik ederek eve kapatmak- sosyal yaşamdan olabildiğince uzaklaştırmaktı (türban ya da başörtüsü bile bunun bir parçası olarak kullanıldı). Bu adımların toplum yönünden en meşru kabul edilebilecek söylemi ise Türkiye’de yaşlı nüfusun artması, doğurganlığın azalması ve bunun bir beka sorunu olduğudur. Zamanın Sağlık Bakanı Recep Akdağ, 2007 yılında açıkça ‘Türkiye’de üreme sağlığına evet, aile planlamasına hayır’ diye demeçler veriyordu. Tabii bizler de doğurganlık konusunun bireylerin özgürce karar verecekleri bir üreme hakkı olduğu şeklinde savunuculuk faaliyetleri yürüttük. O ara Başbakan olan Erdoğan, her kadına en az 3, daha iyisi 5 doğum önerisini ifade etti. ‘Kürtaj cinayettir’ söylemi de diğer nitelemelerinden biriydi. Bütün bunların yanı sıra 2004 yılında Düzce’de pilot proje olarak başlatılan Sağlıkta Dönüşüm- Aile Hekimliği sistemi, 2011 yılında tüm Türkiye’ye genellendi. Birinci basamakta verilmesi istenilen hizmetlere performans puanı verildi, ama istemediklerine vermediler – doğum öncesi bakımın performans puanı varken aile planlaması hizmetlerinin performans puanı olmaması gibi.”

“Sözünü etiğim iki faktör, kadına bakış toplumsal cinsiyet faktörü ve sağlık sistemi, irdelediğimiz konularda kilit unsurlardır. Şu anda parası olanlar bu hizmetleri özelden alıyor, olmayanların henüz ne yaptığını tam olarak bilemiyoruz. Ya planlamadığı çocuğu doğuruyor ya da sağlıksız koşullarda düşük yapmaya teşebbüs ediyor olabilirler. Kadına yönelik şiddete sıfır tolerans denilen ülkemizde her gün en az bir kadın öldürülüyor. İstihdamda da kadın çalışan oranı giderek geriliyor. Hatırlarsın, cinsiyet temelli ayrımcılığın ve şiddetin hız kesmeden devam ettiği ülkemizde, ilk imzacısı olduğumuz hatta kısaca İstanbul Sözleşmesi diye bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden imzamızı, 2021 yılında anlaşılmaz gerekçelerle geri çektik.

Oya’yla konuşurken söz dönüp dolaşıp, üreme sağlığı gibi konuların tarihsel olarak dinsel, ahlaksal, siyasal ve toplumsal değerlerle iç içe oluşundan girip, bilimsel kararların üzerinde sürekli bir toplumsal tartışma ve siyasi manipülasyon baskısı oluşundan geçip, Sağlık Bakanlığı’nın COVID-19 pandemisi boyunca bilimi nasıl araçsallaştırdığı, bağımsızlığını ise sistematik biçimde nasıl tırpanladığı konusuna geldi. Oya, bunun en çarpıcı örneğinin Sağlık Bakanlığı’nın, etik kurullara herhangi bir başvuru yapılmadan önce COVID-19 ile ilgili araştırmalar için izin alma zorunluluğu getirmesi ve bu engele takılan Türk Toraks Derneği’nin Lancet’te süreci anlatan yazısı olduğunu hatırlatıyor (Lancet’teki yazının Türkçe çevirisini okumak için link). Pandemi boyunca kamuya açık olması gereken verileri bile kendine saklayan Bakanlık, toplanan verilerden sorumlu bakan yardımcısının da aralarında olduğu ve etik anlamda büyük sorunlar taşıyan araştırmalara izin verirken, Türk Toraks Derneği’nin desteğiyle girişilen ve 100 araştırmacının görev aldığı, 50 merkezden toplanacak verilerin değerlendirilmek istendiği projeye “Hayır” demişti.

COVID döneminde, virüsün en ölümcül arazları gösterdiği göğüs hastalıkları gibi teknik bir alanda bile Sağlık Bakanlığı’nın bilimsel çalışmaları engellemesi, siyasetin bilime ve özellikle sağlık alanına müdahalesinin yalnızca değer çatışmalarıyla açıklanamayacağını gösteriyor. Bu tür engellemelerin temelinde birkaç katmanlı siyasi ve bürokratik mantık bulunuyor. Her şeyden önce kriz dönemlerinde bilgi, siyasi iktidar için stratejik bir kaynak haline geliyor (bilgi kontrolü = gücün kontrolü). Bilimsel veriler, hükümetin başarısızlıklarını açığa çıkarabileceği gibi, kamuoyu nezdinde güven kaybına da yol açabiliyor. Bu nedenle iktidar bilgi üretimini denetleyerek, resmi gerçekliği inşa etmeyi tercih ediyor. Türkiye’de sağlık sisteminin uzun süredir merkeziyetçi ve hiyerarşik bir yapıya dayandığını biliyoruz. Bakanlığın kendi kontrolu dışında hiçbir şeye tahammülü yok. Bunun ötesinde, COVID döneminde vaka verilerinin gizlenmesi, bağımsız hekimlerin susturulması ve meslek örgütlerinin dışlanması, halk sağlığının değil, siyasi imajın önceliklendirildiğini gösterdi. Dolayısıyla bilimsel araştırma, gerçekleri ortaya çıkaran, halkı bilgilendiren değil, iktidarın kontrolünde kalan bir alan olmalıydı. Her ne kadar Pandemi Bilim Kurulu kurulmuşsa da ilgili politikalar çoğu kez siyasal kararlarla yürütüldü. Özetle bakanlık, çalışmayı kimin/kimlerin yapacağına bakıp karar vermek istiyordu. Bakanlığın her “hayır”ı, “bilimsel çalışma mı, muhalefet mi yapıyorsunuz?” anlamına geliyordu.

Yazar Doç. Dr. Ümit Kartoğlu, T24, 10 Ağustos 2025

Ümit Kartoğlu kimdir?

Ümit Kartoğlu 1981 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu, aynı üniversiteden Halk Sağlığı uzmanlığını 1984 yılında aldı.

Türkiye'de sağlık sisteminde her kademede çalıştı. 1993 yılında Halk Sağlığı alanında doçentliğini aldı. 1988-1990 yılları arasında Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyeliği yaptı.

İstanbul Üniversitesi Çocuk Sağlığı Enstitüsü'ndeki üç yıl görevden sonra, 1994'te ülkeden ayrılarak UNICEF'te sağlık danışmanı olarak göreve başladı.

2000-2001 yıllarında Güney Sudan'daki savaş sırasında uluslararası kuruluşların sağlık çalışmalarını koordine etmekle yükümlü Operation LifeLine Sudan'da Sağlık Koordinatörlüğü'ne getirildi.

2001-2018 yılları arasında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Cenevre Genel Merkezi'nde aşı kalitesi ile ilgili danışman olarak görev yaptı. Şimdi Extensio et Progressio danışmanlık şirketinin kurucusu ve CEO'su olarak görev yapıyor.

Kartoğlu 1974 yılından bu yana karikatür çiziyor, kişisel sergileri dışında Ohannes Şaşkal ile birlikte birçok ortak sergi açtı, ilk ortak sergileri Ankara ve İstanbul'da 1980'de Burhan Solukçu'nun anısına açtıkları K-ÖMÜR, son sergileri ise 2008'de Hrant Dink'in anısına Paris'te açtıkları Le Chiendent (Ayrıkotu) oldu. İlk karikatür kitabı ZAMAN ZAMAN Karakare yayınlarından 1986 yılında yayınlandı. 1980 darbesiyle Darwin'in biyoloji kitaplarından çıkartılması üzerine İldeniz Kurtulan'la birlikte "yoksun bırakılanlar" için DARWİN ve EVRİM KURAMI kitabını yazıp çizdi. Nihat Behram gurbetteyken şiirlerini karikatür kartpostalları olarak yayınladı.

Dr. Kartoğlu'nun yayımlanmış birçok bilimsel çalışması ve kitapları bulunuyor (Bu kitapların hepsi Kartoğlu'nun web sitesinden PDF ve ePUB3 olarak ücretsiz olarak indirilebiliyor).

Dr. Kartoğlu 2011 ve 2013 yıllarında yaptığı bilimsel çalışmalar nedeniyle iki kez Ludwig Rajhman Halk Sağlığı Ödülü'ne değer bulundu.