Ana içeriğe geç

bilimsel kanıt

Geleneksel Tedavilere DSÖ ve Türkiye Perspektifi

9 Ocak 2026  |  Prof. Dr. Ayşegül Akbay  | 
Modern tıbbın baş döndürücü ilerlemesine rağmen, geleneksel ve tamamlayıcı tedavilere olan ilgi dünya genelinde azalmıyor; aksine artıyor. Bitkisel karışımlar, akupunktur, hacamat, homeopati, yoga, meditasyon ve daha pek çok uygulama, yalnızca kültürel mirasın bir parçası olarak değil, aynı zamanda sağlık arayışının alternatif yolları olarak gündemde. Bu alanın küresel ölçekteki en önemli referanslarından biri Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), ulusal düzeyde ise Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın yaklaşımıdır. Ancak mesele yalnızca “izin vermek” ya da “yasaklamak” değil; bilimsellik, hasta güvenliği ve kamusal sorumluluk dengesini doğru kurabilmektir.

DSÖ, geleneksel tıbbı bütünüyle reddeden bir çizgide durmaz. Aksine, özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika’da milyonlarca insanın birincil sağlık hizmetlerine erişimde geleneksel yöntemlere başvurduğunu kabul eder. DSÖ’nün temel yaklaşımı üç sacayağına dayanır: entegrasyon, düzenleme ve kanıta dayalı değerlendirme. Yani geleneksel tedaviler, modern sağlık sistemlerinin tamamen dışında değil; belirli standartlar ve bilimsel ölçütler çerçevesinde, tamamlayıcı bir unsur olarak ele alınmalıdır. DSÖ, ülkeleri bu alanda ulusal politikalar geliştirmeye, eğitim ve sertifikasyon süreçlerini netleştirmeye, ürün ve uygulamaları denetlemeye çağırır. Özellikle bitkisel ürünlerde kalite, saflık ve etkileşim risklerine dikkat çeker.

Türkiye’nin perspektifi ise bu küresel çerçeveyle büyük ölçüde paralel, ancak kendine özgü hassasiyetler barındırır. Türkiye, tarihsel ve kültürel olarak geleneksel tedavilere yabancı değildir. Halk hekimliği, bitkisel kürler, kupa uygulamaları ve benzeri yöntemler yüzyıllardır gündelik yaşamın parçasıdır. Ancak modern sağlık hukukunun temel ilkesi açıktır: “Önce zarar verme.” Bu nedenle Türkiye’de geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) alanı, 2014’ten itibaren çıkarılan yönetmeliklerle belirli bir hukuki zemine oturtulmuştur. Akupunktur, fitoterapi, hacamat, sülük tedavisi, hipnoz gibi uygulamalar yalnızca yetkilendirilmiş sağlık kuruluşlarında ve sertifikalı hekimler tarafından yapılabilmektedir.

Buradaki kritik nokta, Türkiye’nin DSÖ çizgisinden ayrıldığı ya da tartışmalı hale geldiği alanlardır.

Birincisi, bilimsel kanıt meselesidir. DSÖ, “kanıta dayalı” vurgusunu çok güçlü yaparken, Türkiye’de bazı uygulamaların klinik etkinliğine dair kanıtların sınırlı olduğu eleştirisi sıkça dile getirilmektedir.

İkincisi, toplumdaki algı sorunudur. Geleneksel tedaviler kimi zaman “mucize”, “kesin çözüm” ya da “ilaçsız tedavi” gibi iddialarla pazarlanmakta; bu da özellikle kronik ve çaresiz hisseden hastaları istismara açık hale getirmektedir. Oysa ne DSÖ ne de Türkiye’deki resmi düzenlemeler, bu yöntemleri modern tıbbın alternatifi olarak görür. Tam tersine, yanlış kullanımın ciddi sağlık riskleri doğurabileceği defalarca vurgulanır.

Üçüncü ve belki de en hassas mesele, etik ve ekonomik boyuttur. Geleneksel tedaviler, yeterince denetlenmediğinde kayıt dışı bir sağlık piyasası yaratır. Bilimsel temeli zayıf uygulamaların yüksek ücretlerle sunulması, sağlıkta eşitsizlikleri derinleştirir. DSÖ, bu nedenle geleneksel tıbbın kamusal sağlık politikalarının parçası olarak şeffaf, denetlenebilir ve erişilebilir olmasını savunur. Türkiye’nin de bu noktada denetim kapasitesini artırması, halkı doğru bilgilendirmesi ve hekim dışı uygulamalara karşı daha net bir tutum alması gerekmektedir.

Sonuç olarak, geleneksel tedaviler ne romantize edilmesi gereken masum pratiklerdir ne de toptan reddedilmesi gereken hurafeler. DSÖ’nün yaklaşımı ile Türkiye’nin yasal çerçevesi, ortak bir gerçeğe işaret eder: Sağlık, ideolojilerin ve ticari çıkarların değil, bilimin ve kamusal sorumluluğun alanıdır. Geleneksel tedaviler ancak bu ilkelere sadık kalındığında, gerçekten “tamamlayıcı” olabilir. Aksi halde, iyi niyetle aranan şifa, yeni bir sağlık sorununa dönüşebilir.

Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Ankara, 9 Ocak 2026