Ana içeriğe geç

Ahlakçılık krizi

İran’da Tüp Bebek Tedavilerinde Ahlakçılık Çıkmazı ve Yasal Durum

23 Ekim 2025  |  Prof. Dr. Ayşegül Akbay  | 
İran, modern tıbbın olanakları ile dini ahlakçılığın sınırlarını en keskin biçimde çarpıştıran ülkelerden biri. Özellikle tüp bebek tedavileri konusunda İran’ın deneyimi, bilimin ilerleyişi ile toplumun ahlaki refleksleri arasındaki gerilimi açık biçimde gösteriyor. Çünkü burada mesele sadece bir kadının anne olma hakkı değil; o hakkın hangi yollarla “meşru” kabul edileceği ve dinin insan bedenine ne kadar müdahale edebileceği.

İran İslam Cumhuriyeti, 1979 Devrimi’nden sonra dini normları hukukun temeline yerleştirdi. Buna rağmen İran, İslam dünyasında tüp bebek tedavilerine en erken ve en geniş izin veren ülkelerden biri oldu. 1990’ların sonunda önde gelen Şii din adamlarının verdiği fetvalar sayesinde, kısırlık tedavisinde “yardımcı üreme teknikleri” caiz kabul edildi. Hatta, belli koşullar altında yumurta veya embriyo donasyonuna dahi izin verildi. Bu durum, tıp bilimi açısından ilerici bir adım gibi görünse de toplumsal ve ahlaki düzlemde yeni bir çıkmaz yarattı: ahlakçılık krizi.

Bu kriz, “ahlak” kavramının dinî otorite tarafından tek boyutlu biçimde tanımlanmasından kaynaklanıyor. Örneğin, İran’da tüp bebek tedavileri yalnızca yasal evlilik içindeki çiftlere uygulanabiliyor. Bekar kadınların, boşanmışların veya eşcinsel bireylerin tedaviye erişimi ise tamamen yasak. Bu durum, tıbbın değil, ahlakçılığın belirlediği bir sınır çiziyor. Üreme hakkı bir insan hakkı iken, İran’da bu hak evlilik statüsüyle sınırlı tutuluyor.

Yine de sistem, bazı dini esnekliklerle çalışıyor. Şii geleneğin “mut’a” yani geçici evlilik kavramı, tüp bebek tedavisinde etik bir “çözüm” olarak devreye giriyor. Yumurta donasyonu gerektiğinde, kadın donörle erkek arasında sembolik bir mut’a nikâhı kıyılarak işlemler meşrulaştırılıyor. Bu yöntem, soyun karışmaması için bir “dini kılıf” sunuyor; ancak aynı zamanda bilimin doğasına ters düşen bir yapay formalite yaratıyor. Kadının bedeni bu kez tıbbi değil, ahlaki bir sözleşmenin nesnesine dönüşüyor.

Toplumda ise ahlakçılık daha katı bir biçimde hissediliyor. Birçok çift, tüp bebek tedavisi gördüğünü veya donör kullandığını çevresinden gizliyor. Çünkü doğacak çocuğun “meşruiyeti” sürekli sorgulanıyor. “Gerçek baba kim?”, “Genetik anne mi doğuran mı?” gibi sorular, bilimsel bir tartışmadan ziyade toplumsal bir yargılamaya dönüşüyor. Sonuçta, modern tıbbın sunduğu umut, ahlakçılığın baskısıyla utanca karışıyor.

İran yasaları, bu konularda çelişkili bir yapıya sahip. Devlet, doğurganlığı teşvik ediyor; nüfus artışını bir ulusal görev olarak görüyor. Ancak aynı devlet, tedavilerin uygulanma biçimini katı dini çerçevelerle sınırlıyor. Tüp bebek klinikleri resmi olarak lisanslı, ancak dini otoritelerin fetvalarına bağımlı. Bu fetvalar, her zaman bilimle aynı yönde ilerlemiyor. Örneğin sperm donasyonu, soy karışıklığı riski nedeniyle tamamen yasak. Kadınların kendi bedenleri üzerindeki tasarrufu, dini erkek otoritelerin kararına bağlı kalıyor.

İran’da tüp bebek uygulamalarının en çarpıcı yönü, ahlaki söylemin devlet politikalarına nasıl sızdığı. Devlet, ahlakı bireysel bir değer olarak değil, kamusal bir denetim aracı olarak kullanıyor. Kadının bedeni, aile yapısı ve doğurganlığı sürekli ahlaki bir gözetim altında. Tıp, bu ahlaki denetimi meşrulaştıran bir araç haline getiriliyor.

Sonuçta İran’daki tüp bebek tartışması, yalnızca dini yasalarla bilimin çatışması değil; insanın kendi bedenine dair karar alma hakkının sınırlandırılmasıyla ilgilidir. Ahlakçılık, burada bilimin değil, kadının özgürlüğünün önünde duruyor. Tüp bebek merkezlerinde yaşanan her başarı hikâyesi, aynı zamanda ahlaki bir kuşatmanın içinden geçen bir direniş öyküsüdür.

İran’ın bu alandaki deneyimi, tüm dünyaya şu soruyu sorduruyor: Bilim insan bedenine umut verirken, ahlak ne zaman onun üzerinde bir yargı mercii olmaktan vazgeçecek? Çünkü bazen en büyük günah, yaşamı değil; yaşamı sınırlamaktır.

Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Ankara, 23 Ekim 2025