Ana içeriğe geç

Adalet arayışı

Dünya Barış Gününün Düşündürdükleri

3 Eylül 2025  |  Prof. Dr. Ayşegül Akbay  | 
Her yıl 1 Eylül geldiğinde takvim yapraklarında küçük bir notla karşılaşırız: “Dünya Barış Günü.” Kimi için sıradan bir gün, kimi içinse insanlığın en temel özlemini hatırlatan bir işaret. Fakat çoğumuzun aklında aynı soru yankılanır: “Gerçekten barış mümkün mü?”

Barış kelimesi kulağa yumuşak, sakin ve huzurlu gelir. Oysa kelimenin çağrıştırdığı bu dinginlik ile dünyanın sert gerçekleri arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor. Bugün dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan savaş, şiddet, göç ve ayrımcılığın gölgesinde yaşıyor. Çocukların oyun seslerine bombaların gürültüsü karışıyor; anneler, evlatlarının yarın sağ kalıp kalmayacağından emin olamıyor. İşte tam da bu yüzden, Dünya Barış Günü yalnızca sembolik bir tarih değil, insanlığın yüzleşmesi gereken bir aynadır.

Barış kavramı sadece savaşların yokluğu değildir. Yoksulluğun, adaletsizliğin, eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir toplumda silahlar sussa bile, gerçek anlamda barıştan söz edemeyiz. Açlığın, işsizliğin, kadınlara ve azınlıklara yönelik ayrımcılığın sürdüğü bir düzen barışa aykırıdır. Bu nedenle barış, yalnızca diplomasi masalarında alınan kararlarla değil, günlük yaşamın her hücresinde inşa edilmelidir.

Bugün barış üzerine düşünürken en çok da sorumluluk duygusu aklıma geliyor. Çünkü barış, yalnızca devletlerin, büyük liderlerin veya uluslararası kuruluşların işi değildir. Mahallede komşuyla selamlaşmak, trafikte öfkeyi bastırmak, sosyal medyada hakarete değil diyaloga yönelmek… Bunların hepsi barışın küçük ama güçlü taşlarını döşer. Eğer günlük hayatımızda şiddetsiz bir dil ve hoşgörüyü benimsemezsek, küresel ölçekte barış talebimiz ne kadar samimi olabilir?

Dünya Barış Günü aynı zamanda bize tarihten ders alma zorunluluğunu da hatırlatır. İki büyük dünya savaşı, milyonlarca insanın hayatını kaybetmesi, göç yollarında yaşanan acılar… Tüm bu yaşanmışlıklar, “bir daha asla” dedirtmişti. Ama tarih tekerrürden ibaretmiş gibi, bugün de farklı coğrafyalarda aynı sahnelere tanıklık ediyoruz. Sanki insanoğlu savaşmayı bırakmayı, barışmayı öğrenmekten daha kolay buluyor.

Oysa barış, sadece ideallerin değil, aklın da gereğidir. Çünkü savaşlar, ülkeleri yalnızca yıkıma ve geriliğe sürükler. Barışın hüküm sürdüğü topraklarda ise bilim, sanat ve kültür filizlenir. İnsanlar yaratıcılıklarını açığa çıkarır, toplumlar refah içinde gelişir. Yani barış, aslında bir lüks değil; ilerlemenin ön koşuludur.

Bu noktada medyanın, aydınların ve kanaat önderlerinin rolü büyüktür. Zira barış kültürünü toplumlara hatırlatmak, nefret dilini sorgulamak ve farklılıkların zenginlik olduğunu anlatmak, geleceğin barışçıl kuşaklarını yetiştirmenin bir parçasıdır. Eğitim sistemleri de bu kültürü beslemeli; çocuklara yalnızca matematik ya da tarih değil, empati ve birlikte yaşama sanatı da öğretilmelidir.

Dünya Barış Günü bana en çok şunu düşündürüyor: Barış, aslında imkânsız değil. Ancak onun için bedel ödemeyi, sabır göstermeyi, adalet arayışını sürdürmeyi göze almak gerek. Barışın değeri, belki de en çok yokluğunda hissediliyor. Öyleyse, bugünü yalnızca sosyal medya paylaşımlarıyla değil; gündelik hayatta daha barışçıl bir dil, daha adil bir tavır ve daha vicdanlı bir duruşla karşılamak gerekiyor.

Sonuçta barış, büyük sözlerden çok küçük davranışların toplamıdır. Hepimizin elinde, dünyayı biraz daha yaşanır kılacak küçük ama etkili seçimler var. Dünya Barış Günü, işte bu seçimleri yeniden hatırlamamız için bir fırsat. Ve belki de asıl sorulması gereken şudur: Biz kendi payımıza düşeni yapmadan, başkalarından barış talep etmeye ne kadar hakkımız var?

Pro. Dr. Ayşegül Akbay, Ankara, 3 Eylül 2025