Ana içeriğe geç

Devletleştirme

Şehir Hastanelerini Devletleştirmek!

30 Aralık 2025  |  Prof. Dr. Ayşegül Akbay  | 
Karma Sağlık Ekonomisine Alternatif mi, Yeni Bir Mali Tuzak mı?

Türkiye’de şehir hastaneleri modeli, sağlıkta kamu-özel işbirliğinin (KÖİ) en tartışmalı örneklerinden biri olarak yıllardır gündemde. Yüksek hizmet kapasitesi, modern altyapı ve teknolojik donanım vaatleriyle savunulan bu model; öte yandan uzun vadeli kira ve hizmet bedelleri, döviz cinsinden garantiler ve bütçe üzerindeki baskısıyla ciddi eleştiriler alıyor. Son dönemde yükselen “şehir hastaneleri devletleştirilmeli” çağrısı ise, sağlıkta karma ekonomik sisteme gerçek bir alternatif mi, yoksa yeni bir hukuki ve mali kriz kapısı mı sorusunu beraberinde getiriyor.

Öncelikle kavramları ayırmak gerekir. Sağlıkta karma ekonomik sistem, hizmet sunumunda devletin belirleyici olduğu; ancak özel sektörün tamamlayıcı ve denetlenebilir bir rol üstlendiği bir yapıyı ifade eder. Türkiye’deki şehir hastaneleri ise bu dengenin özel sektör lehine aşırı kaydığı, riskin kamuda, kârın ise büyük ölçüde özelde toplandığı bir KÖİ pratiği olarak eleştirilmektedir. Bu nedenle devletleştirme çağrıları, teorik olarak karma sisteme bir “alternatif” değil, onu yeniden dengeleme girişimi olarak okunmalıdır.

Peki devletleştirme mümkün mü? Hukuken evet; siyaseten ve mali olarak son derece karmaşık. Şehir hastaneleri projeleri, uluslararası tahkim hükümleri içeren, uzun vadeli ve ayrıntılı sözleşmelere dayanıyor. Bu sözleşmelerde erken fesih, kamulaştırma veya sözleşmenin tek taraflı sona erdirilmesi durumunda doğacak tazminatlar açık biçimde düzenlenmiş durumda. Yani “devletleştirelim, bitsin” demek, hukuki gerçekliği ortadan kaldırmıyor.

Asıl kritik soru burada başlıyor: Bu tazminatlar kimin cebinden çıkacak? Yanıt net: Doğrudan ya da dolaylı olarak halkın cebinden. Çünkü devletin ödeyeceği her tazminat, genel bütçeden karşılanacak. Genel bütçe ise vergiler, dolaylı yükler ve kamu borçlanması demektir. Bugün şehir hastaneleri için her yıl ödenen kira ve hizmet bedelleri nasıl toplumun sırtındaysa, devletleştirme halinde doğacak tazminatlar da aynı kaynaktan karşılanacaktır.

Bazı savunucular, “zaten bu bedelleri yıllarca ödeyeceğiz, hiç değilse baştan ödeyelim ve kurtulalım” argümanını öne sürüyor. Bu yaklaşım, uzun vadeli toplam maliyet hesabı açısından rasyonel görünebilir. Ancak burada iki risk var.

Birincisi, sözleşmelerin fesih bedelleri çoğu zaman projelerin kalan süresindeki garanti ödemelerinden daha düşük olmayabilir.

İkincisi, toplu ve yüksek tutarlı bir tazminat ödemesi, kısa vadede bütçe disiplinini ve makroekonomik dengeleri ciddi biçimde zorlayabilir.

Öte yandan, hiçbir şey yapmadan mevcut modelle devam etmek de sürdürülebilir değil. Şehir hastaneleri, klasik kamu hastanelerini zayıflatan, sağlık emek gücünü merkezileştiren ve sağlık hizmetini giderek daha pahalı hale getiren bir etki yaratıyor. Bu nedenle seçenekler ikili değil: ya tam devletleştirme ya da olduğu gibi sürdürme. Üçüncü bir yol mümkün.

Bu yol; sözleşmelerin kamu yararı temelinde yeniden müzakere edilmesi, döviz garantilerinin TL’ye çevrilmesi, hizmet alım kalemlerinin daraltılması ve kamu hastanelerinin yeniden güçlendirilmesini içerir. Böylece sağlıkta karma ekonomik sistem, özel sektörün belirleyici değil, gerçekten tamamlayıcı olduğu bir zemine çekilebilir.

Sonuç olarak şehir hastanelerini devletleştirmek, sağlıkta karma ekonomik sisteme teorik olarak bir alternatif değil; yanlış kurulmuş bir karma modelin radikal düzeltme girişimi olabilir. Ancak bu adımın bedelini kimin ödeyeceği sorusu göz ardı edilirse, sağlıkta kamuculuk iddiası yeni bir mali yük ve adaletsizlikle sonuçlanabilir. Gerçek çözüm; sloganlarda değil, soğukkanlı hukuki ve ekonomik hesaplarda yatıyor.

Prof. Dr. Ayşegül Akbay, Ankara, 30 Aralık 2025