“Ben gençlik nedir bilirim ama sen yaşlılık nedir bilmezsin…” Orson Welles
Umutlarınızın yeşerdiği, beklentilerinizin büyük bir bölümünün karşılandığı, sağlıklı bir 2026 yılı dileklerimle sevgi ve saygılarımı iletirken, 2025 yılındaki son yazımı sizlerle paylaşmak istedim.
Önce bir konferans sonra da bir dergiye bir makale olarak hazırladığım “YAŞLANMA ve YAŞ ALMA-OLGUNLUK” başlıklı çalışmamın kısa bir versiyonu olan birkaç giriş cümlesini aşağıda aktaracağım.
Temanın, doğduğumuz andan itibaren (hatta anne karnında bile) yaşlanmaya başladığımızın ayırdında olarak, hepimizi yakından ilgilendiren ve bizlere dokunan, her yaş için okunabilecek ve modası geçmeyen bir kavram olduğunu göz ardı etmeden, Shakespeare’in şu tümcesi ile başlamak isterim: “Yaşlısın deseler de bana… İnanma aynalara… Gençlik ve sen aynı yaştasınız ya…”
Yaşlanmak öyle garip bir duygudur ki, bir gün gelip başkaları gibi kendimizin de yaşlanacağımıza bile inanmakta zorluk çekeriz. Kendi yüzümüz ve kalbimizde gerçekleşmiş olan değişiklikleri, yaşıtlarımız üzerinde zamanın bıraktığı izleri ve tesirleri gözlemlemek suretiyle algılayabiliyoruz, sanki bir aynadan akseder gibi. Her zaman beraber olduğumuz gözlerimiz için biz, hep bir delikanlı veya bir genç kız olarak kalırız. Gençliğimizin utangaçlıklarını ve ümitlerini bile içimizde saklarız. Gençlerin, kuşaklar arasında bize verdikleri sırayı gerçekçi olarak irdeleyemeyiz. Bazen duyduğumuz “amca”, “teyze”, “dede”, “nine” gibi bir söz bizi şaşırtabilir. Acaba, bu unvanları kabul edecek yaş ve düşünce yapısında mıyız? Bunu kendimize sormakta geç mi kaldık dersiniz? Artık, ak bir saçımız, fakat yaşlanmayı istemeyen bir kalbimiz olduğu gerçeğini kabul etme olgunluğunu göstersek mi? Ne dersiniz?
Gençken, önünde sonunda yaşlanacağımı idrak ettiğimde, “ağızlık gibi değil, pipo gibi yaşlanmayı temenni etmiştim,” diyen yazara· katılır mısınız bilemem… Bilirsiniz, ağızlıklar kullanıldıkça acılaşır, pipolar ise kullanıldıkça değer kazanırlar. Bu yönüyle, İngiliz aristokratları, yeni edindikleri pipolarını bir süre uşaklarına kullandırdıkları rivayet edilirdi. Bakın şimdi ... Bu “bilgiyi” ilk işittiğimde, yani gençken, yeni bir kıta keşfetmiş gibi sevinmiştim. Gençlik işte… Şimdiyse, “Acaba doğru mu bu bilgi mi?” gibi bir şüphe düştü aklıma!
Japonya'nın Meiji Dönemi’nde (1868-1912) yoksulluk ve kıtlık nedeniyle Japonya kırsalında 70 yaşını aşan ihtiyarlar bir dağ başına bırakılmak zorunda kalıyorlardı. Bu yolculuk, yaşlılara hürmet gereği evlatlarının sırtında gerçekleştiriliyordu. Yaşlılığın işareti olarak da dişlerin dökülmesi kabul edilmekteydi. Yolculuğu kabul etmeyen yaşlılar ise toplum içinde utanç duymaktaydı. İşte bu bağlamda “Narayama Türküsü”, yaşlı ve hasta iken yaşama tutunmak sanki ayıp sayılacak, sevdiklerini kaybettikten sonra yaşamaya uğraşmak anlamsız kabul edilecek gibi bir algının bu çağrışımlara sebep olduğunu varsaymaktadır. Narayama Türküsü” adlı· filmin iki versiyonu bulunmaktadır: Biri 1958 yılında, diğeri ise 1983 yılında çekilmiştir. Filmin sonunda Orin, oğlu Tatsuhei'nin sırtında Narayama'ya doğru uzun ve meşakkatli yolculuğuna başlar. Oğlunun ebeveynine acıyıp işi yarım bırakmasına neden olabilir diye töre gereği yol boyunca konuşmaları yasaktır. Dağa doğru çıktıkça etrafta daha önce bırakılmış kişilerin beden parçaları görülmeye başlanır. Bazı cesetler üzerinde hala leş yiyiciler, akbabalar vardır. Zirve ise cesetlerle, iskeletlerle doludur. Annesini zirveye bıraktıktan sonra gene kural gereği arkasına bakmadan oradan uzaklaşan Tatsuhei, birkaç yüz metre ilerlediğinde birden kar yağmaya başlar. Efsaneye göre yaşlıların bırakıldığı gün kar yağarsa bütün acıları dinecektir…Tekrar altı çizilirse: “Narayama”
yaşlıların ölmek için gittikleri dağın adıdır.
Bugün Narayama'ya tırmanan yaşlılar yok belki ama yaşlıların ister kendi yaşam alanlarında kalsınlar ister huzurevlerine gitsinler bir çeşit “modern Narayama” evreninde yaşamayı kabul etmeleri isteniyor. Günümüz yaşamlarında, yaşlıların ölmek üzere ıssızlığa terk edildiği zamanlar çoktan geçti sanıyoruz ama o dağ hâlâ orada. Belki şimdi adı değişti. Huzurevi oldu. Yalnız apartman dairesi oldu. Her gün sessizleşen bir evin içi oldu…Ne dersiniz?
Eski bir Çin atasözü şöyle der: “Elinde sadece iki kuruşun kaldıysa, birisiyle bir somun ekmek al; diğeriyle ise bir tane zambak!” Bu söz, ekmekle zambağın, yani temel ihtiyaçlarla, yaşama güzellik katmanın nasıl da bir bütünün parçaları olduğunu bize hatırlatmaktadır… Zor olsa da yaşlılık evresinde bile hayatı güzelleştirmeye kendi çevremizden başlayabiliriz!
Halit Yıldırım-Ankara, 21 Aralık 2025
Umutlarınızın yeşerdiği, beklentilerinizin büyük bir bölümünün karşılandığı, sağlıklı bir 2026 yılı dileklerimle sevgi ve saygılarımı iletirken, 2025 yılındaki son yazımı sizlerle paylaşmak istedim.
Önce bir konferans sonra da bir dergiye bir makale olarak hazırladığım “YAŞLANMA ve YAŞ ALMA-OLGUNLUK” başlıklı çalışmamın kısa bir versiyonu olan birkaç giriş cümlesini aşağıda aktaracağım.
Temanın, doğduğumuz andan itibaren (hatta anne karnında bile) yaşlanmaya başladığımızın ayırdında olarak, hepimizi yakından ilgilendiren ve bizlere dokunan, her yaş için okunabilecek ve modası geçmeyen bir kavram olduğunu göz ardı etmeden, Shakespeare’in şu tümcesi ile başlamak isterim: “Yaşlısın deseler de bana… İnanma aynalara… Gençlik ve sen aynı yaştasınız ya…”
Yaşlanmak öyle garip bir duygudur ki, bir gün gelip başkaları gibi kendimizin de yaşlanacağımıza bile inanmakta zorluk çekeriz. Kendi yüzümüz ve kalbimizde gerçekleşmiş olan değişiklikleri, yaşıtlarımız üzerinde zamanın bıraktığı izleri ve tesirleri gözlemlemek suretiyle algılayabiliyoruz, sanki bir aynadan akseder gibi. Her zaman beraber olduğumuz gözlerimiz için biz, hep bir delikanlı veya bir genç kız olarak kalırız. Gençliğimizin utangaçlıklarını ve ümitlerini bile içimizde saklarız. Gençlerin, kuşaklar arasında bize verdikleri sırayı gerçekçi olarak irdeleyemeyiz. Bazen duyduğumuz “amca”, “teyze”, “dede”, “nine” gibi bir söz bizi şaşırtabilir. Acaba, bu unvanları kabul edecek yaş ve düşünce yapısında mıyız? Bunu kendimize sormakta geç mi kaldık dersiniz? Artık, ak bir saçımız, fakat yaşlanmayı istemeyen bir kalbimiz olduğu gerçeğini kabul etme olgunluğunu göstersek mi? Ne dersiniz?
Gençken, önünde sonunda yaşlanacağımı idrak ettiğimde, “ağızlık gibi değil, pipo gibi yaşlanmayı temenni etmiştim,” diyen yazara· katılır mısınız bilemem… Bilirsiniz, ağızlıklar kullanıldıkça acılaşır, pipolar ise kullanıldıkça değer kazanırlar. Bu yönüyle, İngiliz aristokratları, yeni edindikleri pipolarını bir süre uşaklarına kullandırdıkları rivayet edilirdi. Bakın şimdi ... Bu “bilgiyi” ilk işittiğimde, yani gençken, yeni bir kıta keşfetmiş gibi sevinmiştim. Gençlik işte… Şimdiyse, “Acaba doğru mu bu bilgi mi?” gibi bir şüphe düştü aklıma!
Japonya'nın Meiji Dönemi’nde (1868-1912) yoksulluk ve kıtlık nedeniyle Japonya kırsalında 70 yaşını aşan ihtiyarlar bir dağ başına bırakılmak zorunda kalıyorlardı. Bu yolculuk, yaşlılara hürmet gereği evlatlarının sırtında gerçekleştiriliyordu. Yaşlılığın işareti olarak da dişlerin dökülmesi kabul edilmekteydi. Yolculuğu kabul etmeyen yaşlılar ise toplum içinde utanç duymaktaydı. İşte bu bağlamda “Narayama Türküsü”, yaşlı ve hasta iken yaşama tutunmak sanki ayıp sayılacak, sevdiklerini kaybettikten sonra yaşamaya uğraşmak anlamsız kabul edilecek gibi bir algının bu çağrışımlara sebep olduğunu varsaymaktadır. Narayama Türküsü” adlı· filmin iki versiyonu bulunmaktadır: Biri 1958 yılında, diğeri ise 1983 yılında çekilmiştir. Filmin sonunda Orin, oğlu Tatsuhei'nin sırtında Narayama'ya doğru uzun ve meşakkatli yolculuğuna başlar. Oğlunun ebeveynine acıyıp işi yarım bırakmasına neden olabilir diye töre gereği yol boyunca konuşmaları yasaktır. Dağa doğru çıktıkça etrafta daha önce bırakılmış kişilerin beden parçaları görülmeye başlanır. Bazı cesetler üzerinde hala leş yiyiciler, akbabalar vardır. Zirve ise cesetlerle, iskeletlerle doludur. Annesini zirveye bıraktıktan sonra gene kural gereği arkasına bakmadan oradan uzaklaşan Tatsuhei, birkaç yüz metre ilerlediğinde birden kar yağmaya başlar. Efsaneye göre yaşlıların bırakıldığı gün kar yağarsa bütün acıları dinecektir…Tekrar altı çizilirse: “Narayama”
yaşlıların ölmek için gittikleri dağın adıdır.
Bugün Narayama'ya tırmanan yaşlılar yok belki ama yaşlıların ister kendi yaşam alanlarında kalsınlar ister huzurevlerine gitsinler bir çeşit “modern Narayama” evreninde yaşamayı kabul etmeleri isteniyor. Günümüz yaşamlarında, yaşlıların ölmek üzere ıssızlığa terk edildiği zamanlar çoktan geçti sanıyoruz ama o dağ hâlâ orada. Belki şimdi adı değişti. Huzurevi oldu. Yalnız apartman dairesi oldu. Her gün sessizleşen bir evin içi oldu…Ne dersiniz?
Eski bir Çin atasözü şöyle der: “Elinde sadece iki kuruşun kaldıysa, birisiyle bir somun ekmek al; diğeriyle ise bir tane zambak!” Bu söz, ekmekle zambağın, yani temel ihtiyaçlarla, yaşama güzellik katmanın nasıl da bir bütünün parçaları olduğunu bize hatırlatmaktadır… Zor olsa da yaşlılık evresinde bile hayatı güzelleştirmeye kendi çevremizden başlayabiliriz!
Halit Yıldırım-Ankara, 21 Aralık 2025