“Zengin bir adamla fakir bir adam durmuş birbirine bakıyormuş. Fakir adam cılız bir sesle şöyle demiş: Ben fakir olmasam, sen zengin olmazdın!” Bertolt Brecht
‘Kötü, İyiden Güçlüdür’ isimli bir çalışma, birçok alanda kötü şeylerin iyi şeylerden daha etkili ve uzun ömürlü olduğunu gösteriyor. “Kötü duygular, kötü ebeveynler ve kötü geçmiş, iyi olanlardan daha etkilidir, kötü haber iyi haberden daha çok ses getirir... İstisnalara çok zor rastlanır. Birlikte ele aldığımızda, bu bulgular bize geniş bir psikolojik yelpazede kötünün iyiden güçlü olduğunu anlatıyor.”
Şunu da eklemeden geçemeyeceğim, bir başka çalışmada ahlak kuralları ile ilgili kitapların çalınma oranının normal kitaplara göre %25 daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. (Etrafım Aptallarla Dolu-Surrounded by Idiots-Thomas Erikson). Pislikler neden başarılı oluyor? Kesinlikle bir kısmı ikiyüzlülük ve şeytanlıktan ama yine de onlardan öğrenebileceğimiz bir şey var: Ne istedikleri konusunda iddialılar ve başardıklarının başkaları tarafından bilinmesinden korkmuyorlar.
Eğer annenize yalan, sahtekarlık, kabadayılık ve yalakalık yaparak amaçlarına ulaşacağınızı söylerseniz size ne der? “Ya herkes senin gibi davranırsa?”
Kimse kendiliğinden cesur, utangaç ya da cimri değildir; kimse iyi ya da kötü, terbiyeli ya da ahlaksız değildir. Kişiliğimiz çok parçalıdır, somut durumlara sıkı sıkıya bağlıdır. Arkadaşlarımızla bitpazarındayken cimri, yabancılarla akşam yemeğinde cömert oluruz…
Stalin'in “Bir kişinin ölümü trajedidir, bir milyon kişinin ki ise istatistik!” dediği rivayet edilir, merhametimizin düsturu da bu gibi görünüyor: Yalnızca birkaç kişiyi, yalnızca tanıdığımız ve sevdiğimiz kişileri önemseriz. İnsanların çoğuna karşı kayıtsızızdır. Peki bunu kabullenmek zorunda mıyız?
Bugüne kadarki her bir nesil, ayrı ayrı ve son evrelerine kadar ele alındığında, gitgide daha ilerici hale gelmiştir; bireyler tek tek ele alındığında yaşlılıkta kısmen tekrar gelenekselliğe meyletse bile, her nesil genel olarak bir öncekinden daha ilericidir. Bu da ilerici yönde genel bir küresel eğilim yaratır.
Başkalarının inançlarını, niyetlerini ve duygularını anlama yeteneği- genellikle zihin okuma olarak adlandırılır- bizimkine yaklaşan başka bir hayvan yoktur. Belli ki evrim bizi başkalarının zihinlerine sezgisel olarak erişmemizi sağlayan bir modülle donatmış…Daha incelikli zihin okuma, daha rafine aldatma becerileri ve ardından gelen daha da gelişmiş zihin okuma becerisi diyalektiği ruhumuzu derinleştirmiştir. Gerçek niyetlerimizi başkalarından saklamanın en iyi yolu onları önce kendimizden saklamaktır.
Telefonun tarihi Wikipedia'nın Fransızca sayfasında şöyle başlar: “Telefonun çalışma prensibi Fransa'da Telgraf İdaresi'nin bir çalışanı olan Charles Bourseul tarafından geliştirilmiştir.” Çevrimiçi ansiklopedinin İtalyanca versiyonunda ise şu ifade yer almaktadır:
“Elektrikli telefonun mucidi resmi olarak Floransalı Antonio Meucci'dir.” Sitenin Almanca muadilinde adı geçen ilk isim Philipp Reis'tır. İngilizce konuşulan dünyada ise elbette İskoç Alexander Graham Bell mucit olarak bilinmektedir.
Aslında telefonu bir insan icat etmedi. Büyük icatların büyük bir mucidin-çalışma odasında el değmemiş bir doğanın en derin sırlarını çözen yalnız bir dâhinin- eseri olması gerektiği fikri büyük ölçüde vatansever tarihçiler tarafından sürdürülen bir kurgudur. Uzak mesafelerden birbirimizle doğrudan iletişim kurabiliyor olmamız bir kişi sayesinde değil, bireysel olarak bizim boyumuzu çok aşan bir süreç sayesinde gerçekleşti. Çok sayıda kişinin, küçük küçük bilimsel, kavramsal ve teknik iyileştirmeler aracılığıyla, sadece birkaç on yıl önce muhtemelen kimsenin aklına gelmeyecek bir soruna çözüm bulmayı başardığı bir süreçti bu. Bu sürece birikimli kültürel evrim deniyor.
Eşit olmayan bir mal veya getiri bölüşümünün adil, eşit bir bölüşümün ise adaletsiz olabileceği açıktır: Eşitlik adalet için ne gerekli ne de yeterlidir. Performanslarına bakmaksızın öğrencilerinin hepsine aynı yüksek notu veren bir öğretmen adaletsiz davranıyordur; babasının servetiyle tefecilik yapan zengin ve işe yaramaz biri de adalet ve liyakat anlayışımızı ihlal eder. Bununla beraber, çoğu insan eşitsizliğin kötü bir şey olduğu konusunda hemfikirdir. Ama neden öyle olduğu konusunda pek mutabakat yoktur.
Adalet ile eşitliğin yakından bağlantılı olduğu fikrine eşitlikçilik denir. Eşitlikçiliğin en çok itiraz edilen içerimlerinden biri, kimseye faydası olmayan ve bazılarına zarar veren eylemleri ahlaken meşrulaştırıyor gibi görünmesidir. Körlerle eşitliği sağlamak için gören herkesin gözlerini oymak adil midir? Bu argüman “aşağı çekerek eşitleme sorunu” (leveling down objection) olarak bilinir.
Felsefede eşitlikçilik karşıtları bu sorunu çok ciddiye alır ve siyasal tasarımlarını en başından itibaren karşılaştırmalı değerlendirmelerin ahlaken önemsiz olduğu fikrine göre şekillendirir. Adil bir toplum için kişinin diğerlerinden daha çok ya da daha az şeye sahip olması değil, yeterince şeye sahip olması önemlidir. Eşitsizlikler bir kez oluştu mu son derece kalıcıdır. Bu da pek şaşırtıcı değildir, çünkü yarının elitlerine kimin dahil olacağına elbette bugünün elitleri karar verecektir. Genelde bunlar kendi çocuklarıdır; statü kaygısı güden ebeveynler tarafından dudak uçuklatan masraflar yapılarak piyano dersleri, müze ziyaretleri, binicilik dersleri, dil dersleri ve aile serveti beklentisi ile üst sınıftaki müstakbel rollerine hazırlanırlar (hazırlanmaları gerekir).
Yukarıdaki böyle bir açılımdan sonra da kolayca anlaşılabileceği gibi, bugünkü tema: Ahlak-Evrimi ve Tarihçesi hakkında…
Alman Felsefe Doktoru Hanno SAUER’ın ilk Basımı Ekim 2024’de yayımlanan “Ahlak-İyinin ve Kötünün İcadı” kitabının bir derlemesini yaptım ve ancak bu safhada öne çıkan paragraflardan detaylı bir bölümünü de aşağıda sizlerle paylaşıyorum.
* Adını ABD'li ekonomist Richard Easterlin'den alan Easterlin Paradoksu, bir ülkedeki zenginlerin yoksullardan daha mutlu olma eğiliminde olduğunun ama daha zengin ülkelerdeki insanların daha yoksul ülkelerdeki insanlardan genel itibariyle daha mutlu olmadığının keşfedilmesiyle ortaya çıkmıştır. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Danimarka'da, zengin insanların mutluluk düzeylerini 1 ile 10 arasında 8 puanla, daha yoksul Danimarkalıların ise 6 puanla değerlendirdiğini; buna karşılık GSYH'ye göre dünyanın en yoksul ülkesi Burundi'deki (nispeten) en zengin insanların 4, en yoksulların ise 2 puanla değerlendirdiğini gösteren bir veri yoktu. Görünüşe göre refah seviyesi düştükçe insanların yaşam memnuniyeti de sürekli düşmüyordu. Peki ama bu nasıl olabilir? Zenginlik insanları mutlu eder mi etmez mi? Easterlin, bu rahatsız edici keşfini, kişinin kendi mutluluğuyla ilgili öznel değerlendirmesinin kıyaslamalı düşüncelere dayanmasıyla açıklamıştır. Konuya buradan yaklaşıldığında: İnsanlar kendilerini kıyasladıkları kişilerden daha mutlu olduklarında, kendilerini mutlu hisseder-aynısı mutsuzluk için de geçerlidir.
* Mavi gözler de genlerle kültürün birlikte evriminin ürünüdür. Mavi gözlülük, tarihsel olarak Baltık-Kuzey Avrupa kökenlidir ve melanin üretiminin azalmasının bir yan etkisidir. Yüksek melanin üretiminin neden olduğu koyu cilt tonları, dünyanın ekvatora yakın bölgelerinde UVA ve UVB radyasyonunun risklerine karşı önemli bir koruma sağlar. Tarımın gelişimi, biz insanların daha az gıda kaynağına sahip kuzey bölgelerinde kolonileşmemizi mümkün kılmıştır. Daha zayıf güneş radyasyonu ciltteki melanin ihtiyacını azaltır; aynı zamanda melanin, hayatta kalmak için gerekli olan D vitamini sentezini zorlaştırır, bu nedenle daha az güneşli bölgelerde daha açık ten evrimsel olarak avantajlıdır. Vücut ne kadar az melanin üretirse, kişinin gözleri de o kadar açık renk olur. Tarımsal uygulamaların kültürel evrimi, Kuzey Avrupa nüfusunun ten rengini açık ve gözlerini mavi yapan yeni bir tür seçilim baskısı yaratmıştır.
* Jared Diamond'ın 1997 tarihli “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabından bu yana özellikle dünyanın bazı bölgelerinin belli bir coğrafi konum veya çok elverişli bir flora ve fauna sayesinde sahip olduğu avantajı vurgulayan, küresel eşitsizliğe dair mevcut açıklayıcı modelleri tamamlar. Diamond bu durumu Anna Karenina ilkesi olarak adlandırır. Bu ilke Tolstoy'un aynı adlı romanının meşhur ilk cümlesine dayanır: “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer ama her mutsuz aile kendi tarzında mutsuzdur.” Diamond'a göre bunun nedeni, mutluluğun yalnızca mutsuzluğa yol açabilecek-kıskançlık, hastalık, maddi sıkıntılar, geçimsizlik ya da çocuk sahibi olma arzusunun gerçekleşmemesi gibi-tüm olası sorunlardan hiçbiri yoksa mümkün olmasıdır.
* Yirminci yüzyılda, daha ziyade insan işbirliğinin koşul ve sınırlarını araştıran ayrı bir bilimsel disiplin ortaya çıktı. Oyun teorisi olarak adlandırılan bu disiplin, rasyonel aktörlerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini inceleyip özellikle de işbirliğine dayalı eylemlerin ortaya çıkmasının ve istikrar kazanmasının neden bu kadar zor olduğunu açıklamaya çalışır. Oyun teorisi terimi talihsiz bir tercihtir çünkü ya satranç, poker, basketbol gibi oyunların bilimsel olarak incelendiğini ya da insanların bir arada yaşamının ciddiyetsiz bir eğlence olarak ele alındığını düşündürür. Oysa bu kanıların ikisi de yanlıştır. Oyun teorisyenleri esasen insan etkileşimlerini kesin matematiksel modellerle tanımlamaya çalışır. Amaçlanan her şeyden önce işbirliğinin neden bu kadar sık başarısız olduğunu veya hiç gerçekleşmediğini anlamaktır. Oyun teorisi ifadesi, insan etkileşimlerinin, A kişisinin her hamlesinin B kişisi için en iyi karşı hamlenin ne olacağını belirlediği ardışık eylem dizileri olarak görülebileceği fikrine dayanır.
* İşbirliği yeteneğimizin doğuştan geldiği, matematiksel bir kesinlikle kanıtlanamayan tartışmalı bir iddiadır. Bununla beraber, bir davranış biçiminin doğuştan geldiğine ya da daha teknik bir ifadeyle evrim tarafından güçlü bir şekilde yönlendirildiğine dair sağlam kanıtlar bulunabilir. Bir yetenek (a) çok erken gelişiyorsa, (b) tüm kültürlerde ortaya çıkıyorsa ve (c) değiştirilmesi zor ya da imkansızsa, “doğuştan gelen” bir eğilim için mükemmel bir adaydır.
* Bilhassa 2003'te Princeton Üniversitesi'nde verdiği, büyük itibar gören İnsani Değerler Üzerine Tanner Derslerinde de Waal, ahlakımızın derin evrimsel kökenleri olduğunu göstererek “cila teorisini” (veneer theory) çürütmeye çalışır. Cila teorisini savunanların sloganı olan “Diğerkam birinin cilasını kazırsanız, bir ikiyüzlünün kanadığını görürsünüz” sözüne göre, ağırbaşlı-ölçülü dış görünüşümüzün altında, oyunun kurallarına en iyi ihtimalle gönülsüzce, kendi çıkarları uğruna ve sadece kısmen uyan ahlaksız caniler yatar. Bulunmaz bir fırsat yakalayınca, en masum görünen kuzu bile her an cinayet işlemeye ve yağmalamaya hazırdır.
* Hayatta kalmaya çalışan bireysel organizmalar mı? Dünyayı paylaşan, bir bütün olarak türler mi? değil. Evrimsel süreçte kaderi söz konusu olan temel seçilim birimi esasen gendir. Gen merkezli bu bakış açısını 20. yüzyılın ikinci yarısında esasen İngiliz evrimsel biyolog Richard Dawkins, çığır açan kitabı Gen Bencildir'le popülerleştirdi.
Pek çok okura göre Gen Bencildir, hayatta kalma mücadelesinin biz insanlar da dahil tüm canlıları her zaman kendi çıkarları peşinde koşan, ahlaki inceliklere en iyi ihtimalle geçici olarak, o da hesapçılık ya da ikiyüzlülük nedeniyle prim veren, doğuştan iflah olmaz soğukkanlı sosyopatlar haline getirdiğini ima ediyor gibiydi. Aslında Dawkins'in kitabı durumun tam tersi olduğunu gösterir. Bizler diğerkamız çünkü genlerimiz bencil. Tam da genlerimiz bize ne olduğunu umursamadığı için ahlaki varlıklar haline geldik. Aslında biz insanlar (ve diğer tüm organizmalar) tüm çabaları sadece moleküler efendilerine yarayan, adeta kendini feda eden köleleriz. Evrimsel biyolojideki bu radikal dönüm noktasını belirginleştirmek için Dawkins eşleyiciler ile araçlar ayrımını ortaya koyar. Eşleyici, kendi kopyalarını üreten bir varlıktır. Araç ise eşleyicinin bunu başarmasını sağlayan mecra. Biz bu araçlarız.
Nitekim, tavuklar yeni tavuklar dünyaya getirmek için yumurtlamaz. Yumurtalar yeni yumurtalar dünyaya getirmek için tavuk üretir. Evrimin öncelikle genlerle ilgili olması gerektiği barizdir. Hatta evrim bazen sadece genlerin (daha doğrusu alellerin) nispi sıklığının nesiller arasındaki değişimi olarak tanımlanır. Meseleyi kavramsal açıdan netleştirmeye çalışmadan da şunu rahatlıkla anlayabiliriz. Kendi kopyalarını üretebilen varlıklar evrimleşebilir sadece ve bunların üreme başarılarındaki farklılık zamanla belli varyantların çoğalmasına yol açar. Ağaçlar yeni ağaçlar meydana getirir, eski ağaçların kopyalarını değil. Sadece genler tam anlamıyla çoğalma yeteneğine sahiptir.
* Çoğu dinin iddiaları, aklı başında bir insanın hiçbir şekilde inanmayacağı kadar bariz gerçek dışılıklardan oluşur. Nasıl oluyor da insanlar bunları hem benimsiyor hem de bunu alenen ifade edebiliyor? Maliyetli sinyaller teorisi perspektifinden bakıldığında, dini itirafların tuhaf karakteri tam da onların amaçlarına hizmet eder: Kafa karışıklıklarını itiraf etmek hakiki inananların ayırt edici özelliğidir. Bilimsel makalelerin genellikle hermetik bir jargonla yazılmış olması da böyle açıklanabilir. Bilim insanları sade ve açık bir biçimde yazabilecekleri halde neden bu kadar beceriksizce ve anlaşılmaz bir biçimde yazar? Daha da önemlisi, nasıl oluyor da bazı entelektüeller, uzun cümleleri bazen çok az ya da hiçbir şey söylememesine rağmen, tam da kendilerini bu kadar anlaşılmaz bir biçimde ifade ettikleri için bilhassa ciddiye alınıyorlar?
* Diğerkam eğilimler sadece yeterince yakın akrabalar arasında başarılı olabilir, birkaç yüz grup üyesine ulaşır ulaşmaz genetik bağ o kadar zayıflar ki yardımsever davranışın faydası artık maliyetini karşılamaz hale gelir. Belli bir üye sayısı aşıldığında karşılıklı etkileşim zincirleri o kadar karmaşıklaşır ki karşılıklı diğerkamlık da belli bir büyüklüğün üstündeki toplulukların uyumunu sağlamak için yeterli olmaz.
* İnsanın ne olduğu sorulduğunda, antik filozof Platon'un insanın iki ayaklı tüysüz bir hayvan olduğu cevabını verdiği söylenir- bu tanım son 2500 yıldır maruz kaldığı her türlü alayı hak ediyor. Eşsiz olmak da kolaydır: Her varlık kendi tarzında eşsizdir, bu nedenle özellikle ilginç değildir. Gottfried Wilhelm Leibniz haklıysa, her şey eşsizdir; hiçbir farklılık sergilemeyen iki nesne, iki nesne değil tek nesnedir. Aradığımız, insanı diğer türlerden ayıran “antropolojik fark”, insanın (sözde) özel konumunu açıklayabilmenin ötesinde kendimizi anlamamızı da sağlamalıdır. İnsandan başka hiçbir canlının hem iki ayaklı hem de tüysüz olmadığını öğrenen kişi, insan bilmecesi ve dolayısıyla kendisi hakkında hiçbir şey öğrenmemiştir.
Immanuel Kant kendi tanımlama girişimiyle bizi yalnızca akıl kapasitesi olan hayvana (animal rationabile) indirgeyerek biraz daha alçakgönüllülük çağrısında bulunmuştur.
* Laktoz toleransı, birikimli kültürün genetik sonuçlarının belki de en meşhur örneğidir. Tek bir genetik pozisyondaki mutasyondan kaynaklanır. Doğduğunda her insan laktoza toleranslıdır, bu yeti tipik olarak çocukluk döneminde yok olur. Yerleşik atalarımız süt için sığır yetiştirmeye başladıklarında, yetişkinlikte laktoz toleransı için seçilim baskısını önemli ölçüde artıran koşulları yaratmış oldu. Bazı insan gruplarının laktozu metabolize etmesini sağlayan şey tesadüfi bir mutasyon değildir. Genetik olarak miras aldığımız laktoz toleransını, hayvan yetiştirirken ürettiğimiz kültürel yeniliklere borçluyuz.
* Kültürel evrim bize büyük beyinler, riskli doğumlar ve çocuklukta yüksek bir plastisiteyle son derece uzun bir gelişim dönemi verdi. Hatta birikimli kültürümüz beynimizi o kadar büyüttü ki kafatasımızın iki yarımküresi ancak doğumdan sonra bir araya gelebilir oldu, böylelikle fetüs aslında çok dar olan doğum kanalından geçerken kafası biraz sıkışsa da sağ kalabildi.
* Beton Antik Roma'da mimari ve şehir planlamasında merkezi bir rol oynamıştı. Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra bu teknoloji unutulup gitti. Yüzyıllar boyunca insanlık büyük ölçüde beton kullanımından mahrum kaldı çünkü kültürel know-how yok olmuştu. Yeniçağın başlangıcına kadar gerekli bilgi yeniden keşfedilemedi. Bununla beraber, kültürel bilgi birikiminin azalması her zaman kötü haber değildir. ABD hükümeti 2007 yılında W76 nükleer başlıklarının rutin kontrolü sırasında nükleer silahların nasıl yapıldığını unuttuğunu fark etti. Fogbank adı verilen (tam içeriği gizli tutulan) çok önemli bir bileşen artık yapılamıyordu çünkü nasıl yapıldığını bilen kimse kalmamıştı. Kültürel bilgi ilgi ister. Taşıyıcıları yok olduğunda, o da yok olur.
* Sosyal öğrenme başkalarından öğrenmedir (örneğin yaşlı bir kabile üyesinin bana nasıl zehirli ok yapılacağını öğretmesi veya bir YouTube videosunun bir lastiğin nasıl değiştirileceğini göstermesi), bireysel öğrenme ise doğrudan başkalarının aracılığıyla gerçekleşmez (trafik ışığında tek başıma dururken ışığın yeşile döndüğünü fark etmem gibi).
* Kültürel evrim teorileri, her insanın, tamamını göremediği, kendisinden önce var olmuş, kendisinden sonra da devam edecek bir sürecin yalnızca küçük ve tamamen değiştirilebilir bir parçası olduğunu öne sürer. Bu da biz insanların doğada ayrıcalıklı bir konumda olduğuna, evrenin evimiz olduğuna ve burada hoş karşılandığımıza dair rahatlatıcı tasavvuru aşındırır. Bu içgörülerin rahatsız edici olması, aleyhlerinde bir argüman değildir. Bir teoriyi kabullenmenin zor olması onu yanlış yapmaz. Tersine: Bir teori yaygın kabul görmüş yanılsamalarla ne kadar çelişirse, doğru olma ihtimali o kadar artar.
* Ölümsüz ruh fikri, John Locke’un ifadesiyle, adli kökenlidir; bu dünyadaki yanlış davranışların öbür dünyada cezalandırılabilir oluşunu metafizik olarak açıklamakla ilgilidir her zaman. Daha basit bir ifadeyle: Öldükten sonra da yanlış davranışlarından sorumlu tutulabilecek olanlar, bu dünyada yasalara uymaya daha çok gayret eder.
* Pek çok insan, gelecekte daha büyük bir meblağdansa şimdi daha az miktarda paraya sahip olmayı tercih eder. Şeylerin değerini şimdiki zamana uzaklıklarından bağımsız olarak değerlendirme kapasitesi ertelenmiş doyum ya da sabır kapasitesidir. Tüm insanlar zaman iskontosu yapma ve bugüne gelecekten daha fazla değer verme eğilimindedir. Bu da temelde mantıksız değildir: Gelecek yılı görecek kadar yaşayacağımın garantisi olmadığı sürece, bugünkü 100 avro ile gelecek yaz ki 100 avro eşdeğer değildir. Ama burada da bugünkü 100 avrodan vazgeçmesi için bir Norveçliye teklif etmeniz gereken ortalama meblağ (144 avro) ile Ruandalı birinin razı geldiği ortalama meblağ (212 avro) arasında önemli bir fark vardır.
* Ülkeler arasındaki küresel eşitsizliğin esas nedeni emperyal sömürgecilik değildir. Vaktiyle en büyük imparatorluklar olan ülkeler eskiden de en zenginler değildi bugün de değil; bugün en zengin olan ülkeler de vaktiyle büyük hırslarla kurulup büyütülmeye çalışılan imparatorluklar değil. Ayrıca sömürgeciliğin neden bazı ülkeler sömürgeci güçler haline gelirken bazılarının sömürge haline geldiğini açıklayamadığı ortada. Sömürgeci imparatorluklar bir ülkenin diğerini sömürmesinin değil, her iki ülkedeki yoksul tabakaların her iki ülkedeki elitler tarafından sömürülmesinin tarihini anlatıyor daha ziyade. Hırsızlık sıfır toplamlı bir oyundur: Zenginlik yaratmaz, yalnızca bir elden diğerine geçirir. Ancak yeniçağın başlamasıyla küresel ekonomik hasıla büyümüştür ve bu da sadece sömürüyle açıklanamaz. Ulusların zenginliği her şeyden önce, dünyanın ekonomik çıktısının arttığı gerçek bir ekonomik büyümenin ürünüdür. Sömürgecilik çok az kişiyi zengin ederken pek çok insanı fakirleştirmiştir, çünkü sosyopolitik sonuçları uzun vadede eski sömürgelerin kurumsal dokusu için yıkıcı olmaya devam etmiştir.
* Evlilik öncesi cinsel ilişki artık ahlaki açıdan önemsiz sayılıyor ve yalnızca cinsel yolla bulaşan hastalıkların ve istenmeyen gebeliklerin önlenmesi bağlamında sorunsallaştırılıyor. Seks işçiliğinin gitgide ahlaktan arındırılması da bu bağlamda yer alır. Ahlak doğal arzu ve istek de tanımaz, insan nesillerini aptalca normların çelik gibi sert kabuğuna katlanmaya mahkûm edebilir: “Şimdiki neslin, Dünya Savaşı'na kadar Avrupa'da fuhşun muazzam yaygınlığı hakkında neredeyse hiç fikri yok. Bugün büyükşehirlerin sokaklarında fahişelere, otoyollarda atlara rastlandığı kadar nadir rastlanıyor, oysa o zamanlar kaldırımlar satılık kadınlardan geçilmezdi, onlardan kaçmak onları bulmaktan daha zordu.”
* Kültürel açıdan, bilgi akışını ve aktarımını düzenleyen güven ağları dışında alternatif yoktur. Neredeyse tüm bilgimizi diğer insanlardan edinmek ve bu süreçte kime inanıp kime inanmamamız gerektiği, kimin güvenilir bir uzman kimin yanlı bir siyasi şarlatan olduğu konusunda basit kurallara başvurmak zorundayız. Bazı insanların doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek kadar aptal ya da mantıksız olduğu düşüncesi yanlış ve kibirli bir düşüncedir- zira mantıksız ve kandırılmış olanların elbette her zaman sadece başkaları olduğunu varsayar. Esasen hepimiz, bizi bilgiye mahkûm eden birikimli kültürel sermayenin birer tüketicisiyiz. Dolayısıyla bazı insanları yalan haberleri benimsemeye yönelten süreçler, kulağa ne kadar mantıksız gelse de tamamen rasyoneldir- burada da diğer tüm bilgi türlerini edinmek için kullandığımız aynı mekanizmalar iş başındadır. Dezenformasyonun yayılmasını -tabiri caizse epistemik çevre kirliliğini- mümkün kılan, bireysel eksiklikler değil, sakatlanmış bilgi aktarım ortamıdır.
İnternet bu sorunu daha da kötüleştirebilir. Facebook, Twitter ya da Tik Tok gibi sosyal medya sitelerinin iş modeli esasen yalan haberlere bağışık değildir: Bu hizmet sağlayıcılar büyük ölçüde reklam gelirleriyle finanse edildiğinden, yalanların yayılmasını teşvik eden yapısal mekanizmalar vardır. Çarpıcı yalan haberler daha çok ilgi çeker, daha çok “beğeni” alıp buruşuk yüzlerini ancak kendi ebeveynlerinin sevebileceği en yeni dünya vatandaşlarının fotoğraflarından daha sık paylaşılır. Sosyal medyanın finansal teşvik yapısı yalan haberlerin yayılmasını garantiler.
Ne var ki siyasi kutuplaşma görünür azınlıklara özgü büyük ölçüde yüzeysel bir fenomendir. “Yüzde bir kuralı”, bir internet sitesinin tüm kullanıcılarının yalnızca yüzde 1'inin aktif olup yeni içerik eklediği, geri kalan yüzde 99'un sadece pasif bir biçimde sessizce izlediği (lurker) anlamına gelir. Bu yüzde 1'lik kesim ideolojik olarak nötr bir karışım değildir, çünkü görüş ve önerilerini kamuoyu önünde sergilemeye en istekli olanlar en uç siyasi görüşlere sahip kişilerdir. Çok daha az uç görüşlere sahip geri kalan yüzde 99 sessiz kaldığı için, Twitter veya Reddit'teki neredeyse herkesin ideolojik bir fanatik olduğu izlenimi doğuyor, oysa ezici çoğunluk aslında ılımlı görüşleri benimsiyor ve karşıt ideolojik grupların daha uzlaşmacı olması gerektiğine inanıyor. Sonuç olarak, ideolojik Turing testini geçmekte gitgide daha da başarısız oluyoruz çünkü siyasi “düşmanlarımıza” gerçekte desteklediklerinden çok daha aşırı ve radikal siyasi konumlar atfediyoruz.
Halit Yıldırım, Ankara, 24 Şubat 2025
‘Kötü, İyiden Güçlüdür’ isimli bir çalışma, birçok alanda kötü şeylerin iyi şeylerden daha etkili ve uzun ömürlü olduğunu gösteriyor. “Kötü duygular, kötü ebeveynler ve kötü geçmiş, iyi olanlardan daha etkilidir, kötü haber iyi haberden daha çok ses getirir... İstisnalara çok zor rastlanır. Birlikte ele aldığımızda, bu bulgular bize geniş bir psikolojik yelpazede kötünün iyiden güçlü olduğunu anlatıyor.”
Şunu da eklemeden geçemeyeceğim, bir başka çalışmada ahlak kuralları ile ilgili kitapların çalınma oranının normal kitaplara göre %25 daha fazla olduğu ortaya çıkıyor. (Etrafım Aptallarla Dolu-Surrounded by Idiots-Thomas Erikson). Pislikler neden başarılı oluyor? Kesinlikle bir kısmı ikiyüzlülük ve şeytanlıktan ama yine de onlardan öğrenebileceğimiz bir şey var: Ne istedikleri konusunda iddialılar ve başardıklarının başkaları tarafından bilinmesinden korkmuyorlar.
Eğer annenize yalan, sahtekarlık, kabadayılık ve yalakalık yaparak amaçlarına ulaşacağınızı söylerseniz size ne der? “Ya herkes senin gibi davranırsa?”
Kimse kendiliğinden cesur, utangaç ya da cimri değildir; kimse iyi ya da kötü, terbiyeli ya da ahlaksız değildir. Kişiliğimiz çok parçalıdır, somut durumlara sıkı sıkıya bağlıdır. Arkadaşlarımızla bitpazarındayken cimri, yabancılarla akşam yemeğinde cömert oluruz…
Stalin'in “Bir kişinin ölümü trajedidir, bir milyon kişinin ki ise istatistik!” dediği rivayet edilir, merhametimizin düsturu da bu gibi görünüyor: Yalnızca birkaç kişiyi, yalnızca tanıdığımız ve sevdiğimiz kişileri önemseriz. İnsanların çoğuna karşı kayıtsızızdır. Peki bunu kabullenmek zorunda mıyız?
Bugüne kadarki her bir nesil, ayrı ayrı ve son evrelerine kadar ele alındığında, gitgide daha ilerici hale gelmiştir; bireyler tek tek ele alındığında yaşlılıkta kısmen tekrar gelenekselliğe meyletse bile, her nesil genel olarak bir öncekinden daha ilericidir. Bu da ilerici yönde genel bir küresel eğilim yaratır.
Başkalarının inançlarını, niyetlerini ve duygularını anlama yeteneği- genellikle zihin okuma olarak adlandırılır- bizimkine yaklaşan başka bir hayvan yoktur. Belli ki evrim bizi başkalarının zihinlerine sezgisel olarak erişmemizi sağlayan bir modülle donatmış…Daha incelikli zihin okuma, daha rafine aldatma becerileri ve ardından gelen daha da gelişmiş zihin okuma becerisi diyalektiği ruhumuzu derinleştirmiştir. Gerçek niyetlerimizi başkalarından saklamanın en iyi yolu onları önce kendimizden saklamaktır.
Telefonun tarihi Wikipedia'nın Fransızca sayfasında şöyle başlar: “Telefonun çalışma prensibi Fransa'da Telgraf İdaresi'nin bir çalışanı olan Charles Bourseul tarafından geliştirilmiştir.” Çevrimiçi ansiklopedinin İtalyanca versiyonunda ise şu ifade yer almaktadır:
“Elektrikli telefonun mucidi resmi olarak Floransalı Antonio Meucci'dir.” Sitenin Almanca muadilinde adı geçen ilk isim Philipp Reis'tır. İngilizce konuşulan dünyada ise elbette İskoç Alexander Graham Bell mucit olarak bilinmektedir.
Aslında telefonu bir insan icat etmedi. Büyük icatların büyük bir mucidin-çalışma odasında el değmemiş bir doğanın en derin sırlarını çözen yalnız bir dâhinin- eseri olması gerektiği fikri büyük ölçüde vatansever tarihçiler tarafından sürdürülen bir kurgudur. Uzak mesafelerden birbirimizle doğrudan iletişim kurabiliyor olmamız bir kişi sayesinde değil, bireysel olarak bizim boyumuzu çok aşan bir süreç sayesinde gerçekleşti. Çok sayıda kişinin, küçük küçük bilimsel, kavramsal ve teknik iyileştirmeler aracılığıyla, sadece birkaç on yıl önce muhtemelen kimsenin aklına gelmeyecek bir soruna çözüm bulmayı başardığı bir süreçti bu. Bu sürece birikimli kültürel evrim deniyor.
Eşit olmayan bir mal veya getiri bölüşümünün adil, eşit bir bölüşümün ise adaletsiz olabileceği açıktır: Eşitlik adalet için ne gerekli ne de yeterlidir. Performanslarına bakmaksızın öğrencilerinin hepsine aynı yüksek notu veren bir öğretmen adaletsiz davranıyordur; babasının servetiyle tefecilik yapan zengin ve işe yaramaz biri de adalet ve liyakat anlayışımızı ihlal eder. Bununla beraber, çoğu insan eşitsizliğin kötü bir şey olduğu konusunda hemfikirdir. Ama neden öyle olduğu konusunda pek mutabakat yoktur.
Adalet ile eşitliğin yakından bağlantılı olduğu fikrine eşitlikçilik denir. Eşitlikçiliğin en çok itiraz edilen içerimlerinden biri, kimseye faydası olmayan ve bazılarına zarar veren eylemleri ahlaken meşrulaştırıyor gibi görünmesidir. Körlerle eşitliği sağlamak için gören herkesin gözlerini oymak adil midir? Bu argüman “aşağı çekerek eşitleme sorunu” (leveling down objection) olarak bilinir.
Felsefede eşitlikçilik karşıtları bu sorunu çok ciddiye alır ve siyasal tasarımlarını en başından itibaren karşılaştırmalı değerlendirmelerin ahlaken önemsiz olduğu fikrine göre şekillendirir. Adil bir toplum için kişinin diğerlerinden daha çok ya da daha az şeye sahip olması değil, yeterince şeye sahip olması önemlidir. Eşitsizlikler bir kez oluştu mu son derece kalıcıdır. Bu da pek şaşırtıcı değildir, çünkü yarının elitlerine kimin dahil olacağına elbette bugünün elitleri karar verecektir. Genelde bunlar kendi çocuklarıdır; statü kaygısı güden ebeveynler tarafından dudak uçuklatan masraflar yapılarak piyano dersleri, müze ziyaretleri, binicilik dersleri, dil dersleri ve aile serveti beklentisi ile üst sınıftaki müstakbel rollerine hazırlanırlar (hazırlanmaları gerekir).
Yukarıdaki böyle bir açılımdan sonra da kolayca anlaşılabileceği gibi, bugünkü tema: Ahlak-Evrimi ve Tarihçesi hakkında…
Alman Felsefe Doktoru Hanno SAUER’ın ilk Basımı Ekim 2024’de yayımlanan “Ahlak-İyinin ve Kötünün İcadı” kitabının bir derlemesini yaptım ve ancak bu safhada öne çıkan paragraflardan detaylı bir bölümünü de aşağıda sizlerle paylaşıyorum.
* Adını ABD'li ekonomist Richard Easterlin'den alan Easterlin Paradoksu, bir ülkedeki zenginlerin yoksullardan daha mutlu olma eğiliminde olduğunun ama daha zengin ülkelerdeki insanların daha yoksul ülkelerdeki insanlardan genel itibariyle daha mutlu olmadığının keşfedilmesiyle ortaya çıkmıştır. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Danimarka'da, zengin insanların mutluluk düzeylerini 1 ile 10 arasında 8 puanla, daha yoksul Danimarkalıların ise 6 puanla değerlendirdiğini; buna karşılık GSYH'ye göre dünyanın en yoksul ülkesi Burundi'deki (nispeten) en zengin insanların 4, en yoksulların ise 2 puanla değerlendirdiğini gösteren bir veri yoktu. Görünüşe göre refah seviyesi düştükçe insanların yaşam memnuniyeti de sürekli düşmüyordu. Peki ama bu nasıl olabilir? Zenginlik insanları mutlu eder mi etmez mi? Easterlin, bu rahatsız edici keşfini, kişinin kendi mutluluğuyla ilgili öznel değerlendirmesinin kıyaslamalı düşüncelere dayanmasıyla açıklamıştır. Konuya buradan yaklaşıldığında: İnsanlar kendilerini kıyasladıkları kişilerden daha mutlu olduklarında, kendilerini mutlu hisseder-aynısı mutsuzluk için de geçerlidir.
* Mavi gözler de genlerle kültürün birlikte evriminin ürünüdür. Mavi gözlülük, tarihsel olarak Baltık-Kuzey Avrupa kökenlidir ve melanin üretiminin azalmasının bir yan etkisidir. Yüksek melanin üretiminin neden olduğu koyu cilt tonları, dünyanın ekvatora yakın bölgelerinde UVA ve UVB radyasyonunun risklerine karşı önemli bir koruma sağlar. Tarımın gelişimi, biz insanların daha az gıda kaynağına sahip kuzey bölgelerinde kolonileşmemizi mümkün kılmıştır. Daha zayıf güneş radyasyonu ciltteki melanin ihtiyacını azaltır; aynı zamanda melanin, hayatta kalmak için gerekli olan D vitamini sentezini zorlaştırır, bu nedenle daha az güneşli bölgelerde daha açık ten evrimsel olarak avantajlıdır. Vücut ne kadar az melanin üretirse, kişinin gözleri de o kadar açık renk olur. Tarımsal uygulamaların kültürel evrimi, Kuzey Avrupa nüfusunun ten rengini açık ve gözlerini mavi yapan yeni bir tür seçilim baskısı yaratmıştır.
* Jared Diamond'ın 1997 tarihli “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabından bu yana özellikle dünyanın bazı bölgelerinin belli bir coğrafi konum veya çok elverişli bir flora ve fauna sayesinde sahip olduğu avantajı vurgulayan, küresel eşitsizliğe dair mevcut açıklayıcı modelleri tamamlar. Diamond bu durumu Anna Karenina ilkesi olarak adlandırır. Bu ilke Tolstoy'un aynı adlı romanının meşhur ilk cümlesine dayanır: “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer ama her mutsuz aile kendi tarzında mutsuzdur.” Diamond'a göre bunun nedeni, mutluluğun yalnızca mutsuzluğa yol açabilecek-kıskançlık, hastalık, maddi sıkıntılar, geçimsizlik ya da çocuk sahibi olma arzusunun gerçekleşmemesi gibi-tüm olası sorunlardan hiçbiri yoksa mümkün olmasıdır.
* Yirminci yüzyılda, daha ziyade insan işbirliğinin koşul ve sınırlarını araştıran ayrı bir bilimsel disiplin ortaya çıktı. Oyun teorisi olarak adlandırılan bu disiplin, rasyonel aktörlerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini inceleyip özellikle de işbirliğine dayalı eylemlerin ortaya çıkmasının ve istikrar kazanmasının neden bu kadar zor olduğunu açıklamaya çalışır. Oyun teorisi terimi talihsiz bir tercihtir çünkü ya satranç, poker, basketbol gibi oyunların bilimsel olarak incelendiğini ya da insanların bir arada yaşamının ciddiyetsiz bir eğlence olarak ele alındığını düşündürür. Oysa bu kanıların ikisi de yanlıştır. Oyun teorisyenleri esasen insan etkileşimlerini kesin matematiksel modellerle tanımlamaya çalışır. Amaçlanan her şeyden önce işbirliğinin neden bu kadar sık başarısız olduğunu veya hiç gerçekleşmediğini anlamaktır. Oyun teorisi ifadesi, insan etkileşimlerinin, A kişisinin her hamlesinin B kişisi için en iyi karşı hamlenin ne olacağını belirlediği ardışık eylem dizileri olarak görülebileceği fikrine dayanır.
* İşbirliği yeteneğimizin doğuştan geldiği, matematiksel bir kesinlikle kanıtlanamayan tartışmalı bir iddiadır. Bununla beraber, bir davranış biçiminin doğuştan geldiğine ya da daha teknik bir ifadeyle evrim tarafından güçlü bir şekilde yönlendirildiğine dair sağlam kanıtlar bulunabilir. Bir yetenek (a) çok erken gelişiyorsa, (b) tüm kültürlerde ortaya çıkıyorsa ve (c) değiştirilmesi zor ya da imkansızsa, “doğuştan gelen” bir eğilim için mükemmel bir adaydır.
* Bilhassa 2003'te Princeton Üniversitesi'nde verdiği, büyük itibar gören İnsani Değerler Üzerine Tanner Derslerinde de Waal, ahlakımızın derin evrimsel kökenleri olduğunu göstererek “cila teorisini” (veneer theory) çürütmeye çalışır. Cila teorisini savunanların sloganı olan “Diğerkam birinin cilasını kazırsanız, bir ikiyüzlünün kanadığını görürsünüz” sözüne göre, ağırbaşlı-ölçülü dış görünüşümüzün altında, oyunun kurallarına en iyi ihtimalle gönülsüzce, kendi çıkarları uğruna ve sadece kısmen uyan ahlaksız caniler yatar. Bulunmaz bir fırsat yakalayınca, en masum görünen kuzu bile her an cinayet işlemeye ve yağmalamaya hazırdır.
* Hayatta kalmaya çalışan bireysel organizmalar mı? Dünyayı paylaşan, bir bütün olarak türler mi? değil. Evrimsel süreçte kaderi söz konusu olan temel seçilim birimi esasen gendir. Gen merkezli bu bakış açısını 20. yüzyılın ikinci yarısında esasen İngiliz evrimsel biyolog Richard Dawkins, çığır açan kitabı Gen Bencildir'le popülerleştirdi.
Pek çok okura göre Gen Bencildir, hayatta kalma mücadelesinin biz insanlar da dahil tüm canlıları her zaman kendi çıkarları peşinde koşan, ahlaki inceliklere en iyi ihtimalle geçici olarak, o da hesapçılık ya da ikiyüzlülük nedeniyle prim veren, doğuştan iflah olmaz soğukkanlı sosyopatlar haline getirdiğini ima ediyor gibiydi. Aslında Dawkins'in kitabı durumun tam tersi olduğunu gösterir. Bizler diğerkamız çünkü genlerimiz bencil. Tam da genlerimiz bize ne olduğunu umursamadığı için ahlaki varlıklar haline geldik. Aslında biz insanlar (ve diğer tüm organizmalar) tüm çabaları sadece moleküler efendilerine yarayan, adeta kendini feda eden köleleriz. Evrimsel biyolojideki bu radikal dönüm noktasını belirginleştirmek için Dawkins eşleyiciler ile araçlar ayrımını ortaya koyar. Eşleyici, kendi kopyalarını üreten bir varlıktır. Araç ise eşleyicinin bunu başarmasını sağlayan mecra. Biz bu araçlarız.
Nitekim, tavuklar yeni tavuklar dünyaya getirmek için yumurtlamaz. Yumurtalar yeni yumurtalar dünyaya getirmek için tavuk üretir. Evrimin öncelikle genlerle ilgili olması gerektiği barizdir. Hatta evrim bazen sadece genlerin (daha doğrusu alellerin) nispi sıklığının nesiller arasındaki değişimi olarak tanımlanır. Meseleyi kavramsal açıdan netleştirmeye çalışmadan da şunu rahatlıkla anlayabiliriz. Kendi kopyalarını üretebilen varlıklar evrimleşebilir sadece ve bunların üreme başarılarındaki farklılık zamanla belli varyantların çoğalmasına yol açar. Ağaçlar yeni ağaçlar meydana getirir, eski ağaçların kopyalarını değil. Sadece genler tam anlamıyla çoğalma yeteneğine sahiptir.
* Çoğu dinin iddiaları, aklı başında bir insanın hiçbir şekilde inanmayacağı kadar bariz gerçek dışılıklardan oluşur. Nasıl oluyor da insanlar bunları hem benimsiyor hem de bunu alenen ifade edebiliyor? Maliyetli sinyaller teorisi perspektifinden bakıldığında, dini itirafların tuhaf karakteri tam da onların amaçlarına hizmet eder: Kafa karışıklıklarını itiraf etmek hakiki inananların ayırt edici özelliğidir. Bilimsel makalelerin genellikle hermetik bir jargonla yazılmış olması da böyle açıklanabilir. Bilim insanları sade ve açık bir biçimde yazabilecekleri halde neden bu kadar beceriksizce ve anlaşılmaz bir biçimde yazar? Daha da önemlisi, nasıl oluyor da bazı entelektüeller, uzun cümleleri bazen çok az ya da hiçbir şey söylememesine rağmen, tam da kendilerini bu kadar anlaşılmaz bir biçimde ifade ettikleri için bilhassa ciddiye alınıyorlar?
* Diğerkam eğilimler sadece yeterince yakın akrabalar arasında başarılı olabilir, birkaç yüz grup üyesine ulaşır ulaşmaz genetik bağ o kadar zayıflar ki yardımsever davranışın faydası artık maliyetini karşılamaz hale gelir. Belli bir üye sayısı aşıldığında karşılıklı etkileşim zincirleri o kadar karmaşıklaşır ki karşılıklı diğerkamlık da belli bir büyüklüğün üstündeki toplulukların uyumunu sağlamak için yeterli olmaz.
* İnsanın ne olduğu sorulduğunda, antik filozof Platon'un insanın iki ayaklı tüysüz bir hayvan olduğu cevabını verdiği söylenir- bu tanım son 2500 yıldır maruz kaldığı her türlü alayı hak ediyor. Eşsiz olmak da kolaydır: Her varlık kendi tarzında eşsizdir, bu nedenle özellikle ilginç değildir. Gottfried Wilhelm Leibniz haklıysa, her şey eşsizdir; hiçbir farklılık sergilemeyen iki nesne, iki nesne değil tek nesnedir. Aradığımız, insanı diğer türlerden ayıran “antropolojik fark”, insanın (sözde) özel konumunu açıklayabilmenin ötesinde kendimizi anlamamızı da sağlamalıdır. İnsandan başka hiçbir canlının hem iki ayaklı hem de tüysüz olmadığını öğrenen kişi, insan bilmecesi ve dolayısıyla kendisi hakkında hiçbir şey öğrenmemiştir.
Immanuel Kant kendi tanımlama girişimiyle bizi yalnızca akıl kapasitesi olan hayvana (animal rationabile) indirgeyerek biraz daha alçakgönüllülük çağrısında bulunmuştur.
* Laktoz toleransı, birikimli kültürün genetik sonuçlarının belki de en meşhur örneğidir. Tek bir genetik pozisyondaki mutasyondan kaynaklanır. Doğduğunda her insan laktoza toleranslıdır, bu yeti tipik olarak çocukluk döneminde yok olur. Yerleşik atalarımız süt için sığır yetiştirmeye başladıklarında, yetişkinlikte laktoz toleransı için seçilim baskısını önemli ölçüde artıran koşulları yaratmış oldu. Bazı insan gruplarının laktozu metabolize etmesini sağlayan şey tesadüfi bir mutasyon değildir. Genetik olarak miras aldığımız laktoz toleransını, hayvan yetiştirirken ürettiğimiz kültürel yeniliklere borçluyuz.
* Kültürel evrim bize büyük beyinler, riskli doğumlar ve çocuklukta yüksek bir plastisiteyle son derece uzun bir gelişim dönemi verdi. Hatta birikimli kültürümüz beynimizi o kadar büyüttü ki kafatasımızın iki yarımküresi ancak doğumdan sonra bir araya gelebilir oldu, böylelikle fetüs aslında çok dar olan doğum kanalından geçerken kafası biraz sıkışsa da sağ kalabildi.
* Beton Antik Roma'da mimari ve şehir planlamasında merkezi bir rol oynamıştı. Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra bu teknoloji unutulup gitti. Yüzyıllar boyunca insanlık büyük ölçüde beton kullanımından mahrum kaldı çünkü kültürel know-how yok olmuştu. Yeniçağın başlangıcına kadar gerekli bilgi yeniden keşfedilemedi. Bununla beraber, kültürel bilgi birikiminin azalması her zaman kötü haber değildir. ABD hükümeti 2007 yılında W76 nükleer başlıklarının rutin kontrolü sırasında nükleer silahların nasıl yapıldığını unuttuğunu fark etti. Fogbank adı verilen (tam içeriği gizli tutulan) çok önemli bir bileşen artık yapılamıyordu çünkü nasıl yapıldığını bilen kimse kalmamıştı. Kültürel bilgi ilgi ister. Taşıyıcıları yok olduğunda, o da yok olur.
* Sosyal öğrenme başkalarından öğrenmedir (örneğin yaşlı bir kabile üyesinin bana nasıl zehirli ok yapılacağını öğretmesi veya bir YouTube videosunun bir lastiğin nasıl değiştirileceğini göstermesi), bireysel öğrenme ise doğrudan başkalarının aracılığıyla gerçekleşmez (trafik ışığında tek başıma dururken ışığın yeşile döndüğünü fark etmem gibi).
* Kültürel evrim teorileri, her insanın, tamamını göremediği, kendisinden önce var olmuş, kendisinden sonra da devam edecek bir sürecin yalnızca küçük ve tamamen değiştirilebilir bir parçası olduğunu öne sürer. Bu da biz insanların doğada ayrıcalıklı bir konumda olduğuna, evrenin evimiz olduğuna ve burada hoş karşılandığımıza dair rahatlatıcı tasavvuru aşındırır. Bu içgörülerin rahatsız edici olması, aleyhlerinde bir argüman değildir. Bir teoriyi kabullenmenin zor olması onu yanlış yapmaz. Tersine: Bir teori yaygın kabul görmüş yanılsamalarla ne kadar çelişirse, doğru olma ihtimali o kadar artar.
* Ölümsüz ruh fikri, John Locke’un ifadesiyle, adli kökenlidir; bu dünyadaki yanlış davranışların öbür dünyada cezalandırılabilir oluşunu metafizik olarak açıklamakla ilgilidir her zaman. Daha basit bir ifadeyle: Öldükten sonra da yanlış davranışlarından sorumlu tutulabilecek olanlar, bu dünyada yasalara uymaya daha çok gayret eder.
* Pek çok insan, gelecekte daha büyük bir meblağdansa şimdi daha az miktarda paraya sahip olmayı tercih eder. Şeylerin değerini şimdiki zamana uzaklıklarından bağımsız olarak değerlendirme kapasitesi ertelenmiş doyum ya da sabır kapasitesidir. Tüm insanlar zaman iskontosu yapma ve bugüne gelecekten daha fazla değer verme eğilimindedir. Bu da temelde mantıksız değildir: Gelecek yılı görecek kadar yaşayacağımın garantisi olmadığı sürece, bugünkü 100 avro ile gelecek yaz ki 100 avro eşdeğer değildir. Ama burada da bugünkü 100 avrodan vazgeçmesi için bir Norveçliye teklif etmeniz gereken ortalama meblağ (144 avro) ile Ruandalı birinin razı geldiği ortalama meblağ (212 avro) arasında önemli bir fark vardır.
* Ülkeler arasındaki küresel eşitsizliğin esas nedeni emperyal sömürgecilik değildir. Vaktiyle en büyük imparatorluklar olan ülkeler eskiden de en zenginler değildi bugün de değil; bugün en zengin olan ülkeler de vaktiyle büyük hırslarla kurulup büyütülmeye çalışılan imparatorluklar değil. Ayrıca sömürgeciliğin neden bazı ülkeler sömürgeci güçler haline gelirken bazılarının sömürge haline geldiğini açıklayamadığı ortada. Sömürgeci imparatorluklar bir ülkenin diğerini sömürmesinin değil, her iki ülkedeki yoksul tabakaların her iki ülkedeki elitler tarafından sömürülmesinin tarihini anlatıyor daha ziyade. Hırsızlık sıfır toplamlı bir oyundur: Zenginlik yaratmaz, yalnızca bir elden diğerine geçirir. Ancak yeniçağın başlamasıyla küresel ekonomik hasıla büyümüştür ve bu da sadece sömürüyle açıklanamaz. Ulusların zenginliği her şeyden önce, dünyanın ekonomik çıktısının arttığı gerçek bir ekonomik büyümenin ürünüdür. Sömürgecilik çok az kişiyi zengin ederken pek çok insanı fakirleştirmiştir, çünkü sosyopolitik sonuçları uzun vadede eski sömürgelerin kurumsal dokusu için yıkıcı olmaya devam etmiştir.
* Evlilik öncesi cinsel ilişki artık ahlaki açıdan önemsiz sayılıyor ve yalnızca cinsel yolla bulaşan hastalıkların ve istenmeyen gebeliklerin önlenmesi bağlamında sorunsallaştırılıyor. Seks işçiliğinin gitgide ahlaktan arındırılması da bu bağlamda yer alır. Ahlak doğal arzu ve istek de tanımaz, insan nesillerini aptalca normların çelik gibi sert kabuğuna katlanmaya mahkûm edebilir: “Şimdiki neslin, Dünya Savaşı'na kadar Avrupa'da fuhşun muazzam yaygınlığı hakkında neredeyse hiç fikri yok. Bugün büyükşehirlerin sokaklarında fahişelere, otoyollarda atlara rastlandığı kadar nadir rastlanıyor, oysa o zamanlar kaldırımlar satılık kadınlardan geçilmezdi, onlardan kaçmak onları bulmaktan daha zordu.”
* Kültürel açıdan, bilgi akışını ve aktarımını düzenleyen güven ağları dışında alternatif yoktur. Neredeyse tüm bilgimizi diğer insanlardan edinmek ve bu süreçte kime inanıp kime inanmamamız gerektiği, kimin güvenilir bir uzman kimin yanlı bir siyasi şarlatan olduğu konusunda basit kurallara başvurmak zorundayız. Bazı insanların doğruyu yanlıştan ayırt edemeyecek kadar aptal ya da mantıksız olduğu düşüncesi yanlış ve kibirli bir düşüncedir- zira mantıksız ve kandırılmış olanların elbette her zaman sadece başkaları olduğunu varsayar. Esasen hepimiz, bizi bilgiye mahkûm eden birikimli kültürel sermayenin birer tüketicisiyiz. Dolayısıyla bazı insanları yalan haberleri benimsemeye yönelten süreçler, kulağa ne kadar mantıksız gelse de tamamen rasyoneldir- burada da diğer tüm bilgi türlerini edinmek için kullandığımız aynı mekanizmalar iş başındadır. Dezenformasyonun yayılmasını -tabiri caizse epistemik çevre kirliliğini- mümkün kılan, bireysel eksiklikler değil, sakatlanmış bilgi aktarım ortamıdır.
İnternet bu sorunu daha da kötüleştirebilir. Facebook, Twitter ya da Tik Tok gibi sosyal medya sitelerinin iş modeli esasen yalan haberlere bağışık değildir: Bu hizmet sağlayıcılar büyük ölçüde reklam gelirleriyle finanse edildiğinden, yalanların yayılmasını teşvik eden yapısal mekanizmalar vardır. Çarpıcı yalan haberler daha çok ilgi çeker, daha çok “beğeni” alıp buruşuk yüzlerini ancak kendi ebeveynlerinin sevebileceği en yeni dünya vatandaşlarının fotoğraflarından daha sık paylaşılır. Sosyal medyanın finansal teşvik yapısı yalan haberlerin yayılmasını garantiler.
Ne var ki siyasi kutuplaşma görünür azınlıklara özgü büyük ölçüde yüzeysel bir fenomendir. “Yüzde bir kuralı”, bir internet sitesinin tüm kullanıcılarının yalnızca yüzde 1'inin aktif olup yeni içerik eklediği, geri kalan yüzde 99'un sadece pasif bir biçimde sessizce izlediği (lurker) anlamına gelir. Bu yüzde 1'lik kesim ideolojik olarak nötr bir karışım değildir, çünkü görüş ve önerilerini kamuoyu önünde sergilemeye en istekli olanlar en uç siyasi görüşlere sahip kişilerdir. Çok daha az uç görüşlere sahip geri kalan yüzde 99 sessiz kaldığı için, Twitter veya Reddit'teki neredeyse herkesin ideolojik bir fanatik olduğu izlenimi doğuyor, oysa ezici çoğunluk aslında ılımlı görüşleri benimsiyor ve karşıt ideolojik grupların daha uzlaşmacı olması gerektiğine inanıyor. Sonuç olarak, ideolojik Turing testini geçmekte gitgide daha da başarısız oluyoruz çünkü siyasi “düşmanlarımıza” gerçekte desteklediklerinden çok daha aşırı ve radikal siyasi konumlar atfediyoruz.
Halit Yıldırım, Ankara, 24 Şubat 2025