Ana içeriğe geç
Açık hava etkinlikleri

Konfor Krizi!

10 Mayıs 2025  |  Halit Yıldırım  | 
“Doktorlar ilaç yazar gibi reçeteye ‘Dostlarınla vakit geçir’ diye yazmalıdır!” diyen Dr. R. Mark Hyman devamla şöyle vurgulamakta: “Bütün ruh sağlığı ve stres sorunlarına, hatta uzun ve sağlıklı yaşam kavramına bakınca biyolojimiz için nihai çözümün hep Dostluk olduğunu gördüm…”

Söz dostluktan açılmışken Temel ile Dursun’un dostluğuna ilişkin bir anekdotunu paylaşmadan geçemeyeceğim:

Temel yakın dostu Dursun’un yayladaki evine misafir gider. Bahçe kapısını açarken, hırlayıp havlayan kocaman köpeği görünce korkarak duraklar. Pencereden bakan Dursun: “Ula uşak korkma öyle! Meşhur atasözünü bilmiyor musun? ‘Havlayan köpek ısırmaz’ derler!” Temel hala korku içindedir: “Evet, biliyorum…” der. “Ya bu köpek o atasözünü bilmiyorsa?”

Ama günümüz Yapay Zekâ çağında, sıcak insan ilişkileri ve dostluklar yerine sanal -dijital ilişkilerin ön plana çıkmasıylayalnızlık ve tek başınalıkortamı yaygınlaşmaktadır. Bu olguyu, gencinden-yaş almış bireylere kadar, yaşayarak öğreniyoruz. Nitekim, Japon hükümeti, yatak odalarından çıkmayı reddeden yarım milyon genç Japon olduğunu bildiriyor. Bu bağlamda da Hikikomori terimi, toplumdan uzaklaşmayı seçen bireyleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu bireylerin üçte biri yedi yıldan fazla bir süreyi kendini tecrit ederek geçirmiştir. Peki, neden açık alanlarda yaşamak istiyoruz? Görünüşe göre hayatta kalma dürtümüzle rekabet halinde olan şehirlerin bize sağlayamadığı şey nedir? Günümüzde bazı ruh sağlığı araştırmacıları betonlaşmış, yayılmış ortamlarımızı “umutsuzluk manzaraları” olarak adlandırıyor. Ancak Sanayi Devrimi, güvenli iş vaadiyle şehirlere önemli bir göç yaşanmasına yol açtı. O zamandan beri de geri dönmedik. İlginç bir şekilde para, kırsal/kentsel mutluluk uçurumunun üstesinden gelmiyor gibi görünüyor. Araştırmalar, kırsal kesimde yaşayan en yoksul Çinlilerin bile şehirlerde yaşayan en zengin Çinlilerden daha mutlu olduğunu göstermiştir.

Dijital yaşamlarımızda unutulmaması gereken bir kural var: Eğer dijital bir hizmet için ödeme yapmıyorsanız, satılan ürün Sizsiniz demektir. Şirket, dikkatinizi mümkün olduğunca çok çekmek için sistemi manipüle eder, ardından da bunu en yüksek reklam teklifini verene satar.

İşte, sosyal medyanın aşırı kullanıldığı günümüzde, gürültüye o kadar alıştık ki birçoğumuz artık onun sürekli varlığıyla teselli buluyoruz. Bu yönüyle ünlü bir araştırmacı, yüzlerce öğrencinin bir süre sessizlik içinde vakit geçirdiği ve deneyimlerini belgelediği bir deney gerçekleştirdi. Neredeyse hepsi gürültünün yokluğunda huzursuz hissettiklerini bildirmiştir. Bir öğrenci şöyle yazmıştır: “Gürültünün yokluğu tedirgin ediciydi, kendimi resmen ürkmüş hissettim.” Bir diğeri ise, “Belki de sessizlikten duyduğumuz rahatsızlık sürekli medyaya maruz kalmamızdan kaynaklanıyor,” yorumunda bulunmuştur.

Yine yakın zamanda yapılan bir anket, gün geçtikçe Amerikalıların televizyonu sadece bir eğlence kaynağı olarak değil, bir yol arkadaşı olarak gördüğünü ortaya koyuyor. İnsanların yarısından çoğu sessizliği rahatsız edici bulduğu için çalışırken, yemek pişirirken ya da ev işlerini yaparken televizyonu açık tutmayı tercih ediyor. Avustralyalı bilim insanlarına göre, sessizlikten duyulan bu rahatsızlık yeni edinilmiş bir davranış…

New England fournal of Medicine'de yer alan 2023 tarihli bir araştırmaya göre, çoğumuz yılın büyük bir bölümünde kilomuzu koruyor, sadece belirli dönemlerde kilo artışı yaşıyoruz. Bilim insanları; evlenme, taşınma ve tatil dönemleri gibi önemli stres faktörlerinin, insanların kilo almaya en yatkın oldukları dönemler olduğunu tespit etmiştir.

New York Times çok satan yazarı Micheal Easter’ın (Prof. Dr.) Astronot Mark Vande Hei ile ilk kez kendisi uzaydayken tanıştığını ifade ederken, biraz sonra paylaşacağım kitabıyla ilgili bir anısını şöyle dile getirmekte: “Dünyanın yörüngesinde saatte 30.000 kilometre hızla, yüzeyden 400 kilometre yukarıda dönüyordu. Las Vegas'taki ofisimde onunla yüksek teknolojili bir video görüşmesi aracılığıyla konuşuyordum. Vande Hei uzay görevleri söz konusu olduğunda inanılmaz derecede dayanıklıdır. Uluslararası Uzay İstasyonu'nda (ISS) beş farklı seferde bulundu ve uzayda toplam 523 gün, 8 saat ve 59 dakika geçirdi. Kendisi 2021 ve 2022 yılları arasında 355 günlük bir görevle, bir Amerikalı olarak uzayda en uzun süre kalma rekorunu elinde tutuyor. NASA, astronotların uzayda geçirdikleri uzun süreler boyunca pozitif ve zihinsel olarak aktif kalmalarına yardımcı olmak için astronotların konuşmak istedikleri kişilerle telefon görüşmeleri ayarlıyor. Vande Hei Konfor Krizi’ kitabımın sesli kitap versiyonunu uzaydayken dinlemiş ve benimle sohbet etmek istemiş. NASA da bunu organize etti. NASA, Vande Hei ile görüşmemi sabah 8.05'e ayarlamıştı…”

Böyle bir girişten sonra, New York Times çok satan yazarı Micheal Easter’ın (Prof. Dr.) İlk basımı Ekim 2024’de yayımlanan “Konfor Krizi-The Comfort Crisis” adlı okunası eserini paylaşmak istedim. Bu safhada öne çıkan bazı paragrafları aşağıya aktarıyorum:

* Günümüz modern dünyasında, hızlı yaşam temposu, stres, baskı ve çeşitli zihinsel gerginlikler birçok insanın yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle, bireylerin zihinsel ve bedensel sağlığını yeniden kazanmak, dengeyi bulmak ve iç huzuru bulmak için farklı yöntemler arayışı içerisinde olduğunu görmekteyiz. Bu noktada, Japon kültüründen gelen bir uygulama olan “Misogi” meydan okuması ön plana çıkmaktadır. Misogi şu çok aranan “akış halini” ortaya çıkarabilir. 1960'larda Mihaly Csikszentmihalyi adlı genç bir psikoloji araştırmacısı ressamlar ve diğer sanatçılar hakkında ilgi çekici bir gözlemde bulundu. Bu kişilerin kendilerini tamamen işlerine verebildiklerini ve mutlak bir varoluş haline ulaşabildiklerini fark etti. Bu fenomen ilgisini çekti ve sonunda “akış hali” olarak adlandırdığı bu durumu incelemeye başladı.

* Birmingham Young Üniversitesi'ndeki bilim insanları, kaç yaşında olduğunuzun ya da ne kadar paranız olduğunun bir önemi olmadığını, “yalnız olmanın” önümüzdeki 7 yıl içinde ölme riskinizi %26 oranında artırdığını tespit ettiler. Genel olarak, yaşamı 15 yıl kısaltabiliyor. Bu da günde yarım paket sigara içmeye eşdeğer. Giderek artan bilimsel kanıtlar, yalnızlık arayanların bir şeylerin peşinde olabileceğini gösteriyor. Yalnız kalabilme becerisi, kişisel gelişim için en az iyi ilişkiler kurmak kadar önemli olabilir.

Medaille College'da psikoloji profesörü olan Matthew Bowker, yalnız kalma becerisini, kişinin kendini rahatsız hissetmeden ya da dikkatini dağıtma ihtiyacı duymadan kendisiyle baş başa kalabilmesi olarak tanımlıyor. İnsanlar genellikle yalnızlık konusunda zorlanırlar. Yürütülen bir çalışmada, kadınların dörtte biri ve erkeklerin üçte ikisi düşünceleriyle baş başa kalmaktansa kendilerine elektrik şoku vermeyi tercih etmiştir.

* New York Üniversitesi'ndeki bilim insanları, 1990 yılını genellikle aşırı koruyucu ve müdahaleci bir ebeveynlik tarzı olan helikopter ebeveynliğinin başlangıcı olarak tanımladı. Araştırmacılara göre bu yıl, birçok ebeveynin çocuklarının 16 yaşına gelene kadar gözetimsiz olarak dışarı çıkmalarını yasaklamaya başladığı yıldı. Bunun nedeni asılsız, medya kaynaklı kaçırılma korkularıydı. Ne var ki bu kavram artık kar küreyici ebeveynlik olarak adlandırılan daha aşırı bir ebeveynlik biçimine dönüşmüştür. Bu ebeveynler, çocuklarının her türlü engelle karşılaşmasını önlemek için çeşitli yöntemler kullanmaktadır. Çocukların kendi sınırlarını keşfetmelerinin engellenmesinin, gençlerde gözlenen ve giderek artan anksiyete ve depresyon oranlarına önemli bir katkıda bulunan faktör olduğuna inanılmaktadır. Yapılan bir araştırma, helikopter ebeveynliğin ortaya çıkışını takip eden nesilde üniversite öğrencilerinde anksiyete ve depresyon oranlarının yaklaşık %80 oranında arttığını ortaya koymuştur. Hatta bazı eyaletler, ebeveynlerin çocuklarının denetimsiz olarak dışarı çıkmalarına izin verdikleri için ihmalle suçlandıkları durumlara yanıt olarak serbest ebeveynlik yasaları olarak bilinen mevzuatı yürürlüğe koymuştur.

* Birleşik Krallık'taki bilim insanları tarafından yapılan son araştırmalar, beynimizin transa benzer bir “otomatik pilot” veya “uyurgezerlik” modunda çalıştığını ortaya koydu. Bir faaliyeti defalarca tekrarladığımızda, zihnimiz elimizdeki tekrarlayan görevden ayrılır. Mevcut ve bilinçli olmak yerine, kafamızın içindeki düşüncelerle meşgul olma olasılığımız daha yüksektir. Akşam yemeğimizi planlıyor, belirli bir dizinin yeni sezonunun yayınlanmasını bekliyor ya da işyerindeki bir meslektaşımızın maaşını tahmin ediyoruz. Sürekli bir zihinsel faaliyet ve önemsiz gevezelik halindeyiz.

* 2017 yılında yetişkinlerin yarısından fazlası yüksek düzeyde stres yaşadığını bildirmiştir. Son bir yıllık dönemde anksiyetede yüzde 39'luk bir artış oldu. 2000 yılından 2015 yılma kadar dikkat süreleri yüzde 33 oranında azalmıştır. 2013 yılından bu yana depresyon teşhislerinde yüzde 33'lük bir artış görülmüştür.

IPad'in yaratılmasındaki rolüyle tanınan Steve Jobs'ın kendi çocuklarının iPad kullanmasını yasaklaması şaşırtıcı değil. Jobs, yaratılmasına yardımcı olduğu teknolojinin etkisini sorgulayan tek teknoloji vizyoneri değildi. Mobil teknoloji ve uygulamaların geliştirilmesinde rol alan önemli sayıda Silikon Vadisi profesyoneli, bu ürünleri kendileri kullanmamayı ya da çocuklarının kullanmasına izin vermemeyi tercih ediyor. Eski bir Facebook yöneticisi, New York Times'a “Telefonlarımızın şeytanın evi olduğuna inanıyorum” diye itiraf etti. Bir diğeri ise Silikon Vadisi'nde yaratılan araçların toplumun sosyal dokusunu parçaladığına dair endişelerini dile getirdi.

* “Bir davranışın gerçekleşmesi için üç unsurun aynı anda bir araya gelmesi gerekir: Motivasyon, Yetenek ve Teşvik,” diye açıklıyor Stanford'da psikolog olan B. J. Fogg. Stanford'un Davranış Tasarımı Laboratuvarı'ndaki bilim insanları tarafından yaratılan bu formül, dikkat çekmesi adına akıllı telefon uygulamalarını kokain kadar bağımlılık yapıcı hale getirmek için kullanılıyor.

*. Haftada üç kez 20 dakikayı dışarıda geçirmenin, insanların stresle ilişkili bir hormon olan kortizol seviyelerini düşürmenin en etkili yolu olduğunu buldular. Bununla birlikte, bu çalışmada bir uyarı vardı; katılımcıların bu açık hava seansları sırasında telefonlarını yanlarında getirmelerine izin verilmedi.

* Finlandiya'da nüfusun yaklaşık yüzde 95'i açık hava etkinliklerine katılmaktadır. Japonya'da orman banyosu üzerine yapılan araştırmanın ortaya koyduğu potansiyel faydaların farkına varan Finlandiya, bu konuda kendi araştırmasını yürüttü. Finlandiya hükümeti, doğada en fazla faydayı sağlayacak optimum zaman süresini belirlemek amacıyla binlerce vatandaşını kapsayan anketler gerçekleştirdi. Sonuçta, katılımcıların çoğunluğu, doğada ayda yaklaşık beş saat geçirdiklerinde kendilerini çok iyi hissettiklerini bildirdiler. Bu süre, Finlandiya'daki uzun ve karanlık kışlar göz önüne alındığında özellikle faydalı olan daha düşük depresyon olasılığı ve günlük mutlulukta genel bir artış ile ilişkilendirilmiştir.

* İnsan faaliyetleri dünyadaki gürültü seviyesini dört katına çıkarmıştır. Michigan Üniversitesi'ndeki bilim insanlarına göre, 100 milyondan fazla Amerikalı, çalışan bir çamaşır veya bulaşık makinesinin çıkardığı sese eşdeğer veya daha yüksek gürültü seviyelerine maruz kalmaktadır. Bu da 70 desibellik bir gürültü seviyesine denk gelmektedir.

* İnsanlar tükettiğimiz gıda miktarı ile vücut ölçülerimiz arasındaki ilişkiyi yaklaşık 2.300 yıl önce zaten keşfetti. O noktada araştırmayı durdurabilirdik. Ne var ki, o zamandan beri eskilerin haklı olduğunu yeniden teyit etmek için milyarlarca dolar harcadık. Bir şeyi daha az tüketmek-karbonhidrat, yağ, şeker vb.- genel olarak daha az yememize yol açarak kilo kaybına neden olur. Artık anlıyoruz ki tüm diyetler en nihayetinde başarısız olana kadar etkilidir. Birleşik Krallık'ta yapılan büyük bir araştırmaya göre, insanlar bir diyeti bırakıp yavaş yavaş eski alışkanlıklarına dönmeden önce genellikle ortalama 5 hafta, 2 gün ve 43 dakika boyunca diyete bağlı kalabiliyorlar. Bu neden mi oluyor? Bu, diyetten rahatsızlık duyulmaya başlandığı noktadır. İnsanlar genellikle diyet başlangıcının üzerinden birkaç hafta geçtikten sonra başarısız olurlar çünkü vücutları değişime direnir ve başlangıçtaki durumlarına dönmeye çalışır.

* Araştırmalar sürekli olarak insanların, özellikle de kilolarıyla ilgili sorunlar yaşayanların porsiyon boyutlarını tahmin etmede iyi olmadıklarını ortaya koymaktadır. Mayo Clinic'ten araştırmacılar yakın zamanda, ne yediğimize dair hafızamızın genellikle gerçekte tükettiklerimizle uyuşmadığını belirttiler. Aşırı kilolu bireyler tarafından yapılan tahminlerdeki yanlışlıklar, sağlıklı kilodaki bireyler tarafından yapılanlardan ortalama yüzde 300 daha fazladır. Bir çalışma, sağlıklı kilodaki kişilerin günlük kalori alımlarını 281 kalori eksik hesapladıklarını, obez bireylerin ise 717 kalori eksik hesapladıklarını ortaya koymuştur ki bu da kabaca bir Taco Beli kombo öğününe denk gelmektedir. Günde sadece “1.000 kalori” aldıklarına tamamen ikna olmalarına rağmen kilo veremediklerini iddia eden aşırı kilolu insanlar üzerinde 1992 yılında yapılan ünlü bir araştırma, hassas ölçümlerle bu insanların aslında bunun iki katını tükettiklerini ortaya çıkarmıştır. Bu da “Tüh, yarım pizza yedim ve unuttum,” demek gibi bir şey.

* Özünde, vücudumuz ancak günlük ihtiyaçlarımızdan daha fazlasını tüketerek yenilenebilen (tekrar doldurulabilen) bir kiler olarak işlev gördü. Bu davranış çoğu memelide görülür. Örneğin, fırsat verildiğinde bir boz ayı hareket edemeyecek hale gelene kadar yemek yer; bu davranış modern insanın açık büfedeki halini yansıtır. Beyinlerimiz, yüksek kalorili gıdalar tükettiğimizde, keyifle ilişkili bir nörotransmitter olan daha fazla dopamin salgılayacak şekilde evrimleşmiştir.

* Çalışma, kruvasanın en az doyurucu yiyecek olduğunu, sade beyaz patatesin ise en çok doyurucu yiyecek olduğunu ortaya koymuştur. Amerika Birleşik Devletleri Tarım Bakanlığı verilerine göre, küçük bir kruvasan ve orta boy bir patates yaklaşık 170 kalori içeriyor. Ancak çalışma, tek bir patatesle aynı tokluk seviyesine ulaşmak için kişinin yaklaşık yedi kruvasan tüketmesi gerektiğini ve bunun da toplamda 1.190 kalori anlamına geldiğini öne sürüyor. Bir yiyeceğin doyuruculuğunu belirleyen temel faktör, 240 kalorilik porsiyonunun ağırlığıdır.

* Kashey konuya şu açıklamayı getiriyor: “Birbirinden çok farklı iki gıdayı düşünelim, marul ve zeytinyağı ya da kanola yağı gibi yağlar. Kalori spektrumunun bir ucunda yer alan yaklaşık yarım kilo (bir pound) marul sadece altmış kalori içerir. Öte yandan, spektrumun diğer ucunda yer alan yağların yarım kilosunda tam dört bin kalori bulunmaktadır. Doğrudan karşılaştırıldığında, yarım kilo yağın kalori içeriği, yarım kilo marulun kalori içeriğinden yaklaşık altmış beş kat daha fazladır.” Tükettiğimiz diğer tüm gıdalar kalori içeriği açısından marul ile yağ arasında bir yerde yer almaktadır. Örneğin; cipsler, şekerlemeler, tatlılar ve hatta enerji barları da dahil olmak üzere abur cuburlar yarım kilo başına yaklaşık 2.000 kalori içerir. Ekmek ve kraker gibi işlenmiş tahıllar yarım kilo başına yaklaşık 1.500 kalori içerirken pişmiş pirinç ve yulaf gibi işlenmemiş tahıllar yarım kilo başına yaklaşık 500 kalori içerir. Yumrular, meyveler ve sebzeler yarım kilo başına sırasıyla yaklaşık 400, 300 ve 120 kalori içerir.

* Bize sık sık kahvaltının günün en önemli öğünü olduğu söylenir, özellikle de mısır gevreği şirketleri tarafından finanse edilen çalışmalarda. Ancak American Journal of Clinical Nutrition’da yer alan bir araştırmaya göre, kahvaltının diğer öğünlere kıyasla herhangi bir faydası olduğunu gösteren çok az bilimsel kanıt bulunmaktadır.

* Bir kişi ölümün yakınlığını kabul ettiğinde, gündelik önemsizlikler ve yapacaklar listesi önemini yitiriyor ve odak noktası kişiye gerçekten neşe veren şeylere kayıyor. Avustralya'da yapılan bir araştırmaya göre, ölmekte olan kişilerin en yaygın pişmanlıkları arasında anı yaşayamamak, çok fazla çalışmak ve kendi arzularından ziyade toplumsal beklentilerin dikte ettiği bir yaşam sürmek yer alıyor.

* Amerikalıların sadece yüzde 20'si haftalık dayanıklılık ve güç egzersizi için ulusal yönergeleri karşılıyor ve yüzde 27'si hiçbir fiziksel aktivitede bulunmuyor ve esasen yataktan ofis koltuğuna, koltuktan yatağa uzun süreli bir koşuşturmadan ibaret bir yaşam sürüyorlar. Bu hareketsiz yaşam tarzının ultra işlenmiş gıdaların tercih edilmesiyle birleşmesi, CDC araştırmasının modern insanların on yıl öncesine göre daha kilolu ve daha az kaslı olduğunu göstermesinin nedenidir.

* Modern atletler bile ortalama eski bireylerle karşılaştırıldığında sönük kalmaktadır. Örneğin, Cambridge Üniversitesi bilim insanlarına göre, ortalama bir tarihöncesi kadının kolları, günümüzün Olimpik kürekçilerinden yüzde 16 daha güçlüydü. Diğer araştırmalar, ortalama bir tarihöncesi bireyin günümüzün elit üniversite kros atletlerine eşit bir dayanıklılığa sahip olduğunu göstermektedir; üstelik bu kişiler Nike sponsorlukları, performans yemek planları, takviyeler ve bilimsel antrenman programları gibi avantajlara sahip değildi. Bununla birlikte, güçlü bir motivasyon kaynağına sahiplerdi: açlık.

* Son on yılda, ortalama bir Amerikalı günlük oturma süresine bir saat daha eklemiştir. Yetişkinler artık altı buçuk saatlerini oturarak geçirirken çocuklar sekiz saatten fazla oturarak bunu aşmaktadır, teneffüslerin kaldırılması bu artışa katkıda bulunmuştur. Çömelen ve sık sık hareket etmek zorunda kalan atalarımızın aksine, hiçbir kas çalışması gerektirmeyen rahat koltuklara gömülüyoruz.

* Lieberman'ın makalesi, 1970'lerde yastıklamalı, rahat koşu ayakkabılarının ortaya çıkmasının insan koşu mekaniğini temelden değiştirdiğini öne sürmüştür. Bu ayakkabılar tipik olarak koşucunun yere önce topuklarıyla vurmasına neden olur. Bunun aksine, çıplak ayakla koşan ilk insanlar muhtemelen yere ilk teması ayaklarının ortası ya da önü ile yapıyordu.

* İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Jerry Morris adlı Londra merkezli bir epidemiyolog, şehrin çift katlı otobüslerinden birinde giderken bilimsel kesinlik elde etme konusunda önemli bir fırsat yakaladı. Şoförlerin bir iş gününün yaklaşık yüzde 90'ını oturarak geçirdiklerini, buna karşın otobüs muavinlerinin bütün günü araçların merdivenlerini tırmanarak geçirdiklerini gözlemledi. Morris daha sonra bu kişiler ve kalp krizi oranları üzerinde sistematik bir çalışma başlattı. Çalışmaları, muavinlerin yüzde 61 oranında daha az kalp krizi geçirdiğini ortaya koyuyordu.

* Büyük çaplı bir çalışma, kondisyondaki her küçük artışla, bir kişinin ölme riskinin yüzde 15 azaldığını ortaya koymuştur. Aslında “çok fazla” egzersiz diye bir şey yoktur. Johns Hopkins bilim insanları, hükümetin önerdiğinden üç ila beş kat daha fazla egzersiz yapan kişilerin ölme olasılığının önemli ölçüde daha düşük olduğunu bulmuştur. Bu da haftada 450 ila 750 dakika ya da 7 ila 12 saat anlamına gelmektedir. Birçok insan aşırı egzersizin kalp krizine neden olabileceğine inanmaktadır. Bununla birlikte, önerilen miktarın on katı-yani haftada 25 saate eşdeğer- egzersiz yapanlarda bile herhangi risk artışı görülmemiştir. Raichlen bir çalışmasında, yaklaşık bu kadar egzersiz yapan Hadzaların “kardiyovasküler hastalık açısından hiçbir risk faktörü göstermediğini” yazmıştır.

* Egzersiz elbette her derde deva değildir ancak inme tedavisinde ve depresyonun hafifletilmesinde genellikle daha etkilidir. Egzersiz ve antidepresanlar benzer beyin değişikliklerine neden olur, her ikisi de beynin depresyondaki kişilerde genellikle küçülen bir bölümü olan hipokampusu büyütür. Bu nedenle, Amerikan Psikoloji Derneği artık psikiyatristlerin egzersiz reçetesi yazmasını önermektedir.

* Giderek artan sayıda araştırma, kaybedilen hareketin geri kazanılmasının hareketsiz bir yaşam tarzıyla ilişkili en yaygın hastalıklardan biri olan sırt ağrısına çare olabileceğini öne sürmektedir. Amerikalıların yaklaşık %80'i hayatlarının bir döneminde sırt ağrısı çekmektedir. Bireylerin dörtte biri son aylarda bu sorunu yaşadığını bildirmiştir. Bu, insanların yaşadığı en yaygın ağrı türüdür ve doktor ziyaretlerinin ve işten izin alınmayan günlerin önde gelen nedenidir. Sırt ağrısının ekonomik maliyeti oldukça yüksektir ve ABD bütçesine yılda 100 milyar dolara mal olmaktadır.

* Modern ağrı ortaya çıktığında, genellikle onun mesajını görmezden geliyoruz. Ağrı her zaman evrimsel bir avantaj olmuştur; beynimiz bizi potansiyel olarak zararlı bir şey yaptığımız konusunda uyarmaktadır. Sağlığımızı ve güvenliğimizi iyileştirmek için davranışlarımızı değiştirmemiz için bir sinyaldir. Yine de genellikle haplarla, ameliyatla veya dinlenerek bu sinyali susturuyoruz. Bu tedaviler kolay olsa da kanıtlar genellikle sorunu çözmediklerini gösteriyor. Sırt ağrısı tedavisine ilişkin tüm kanıtları inceleyen 12 doktor ve bilim insanından oluşan küresel bir ekip, “Dinlenme, opioidler, spinal enjeksiyonlar ve cerrahi, sırtla ilgili sakatlığı veya uzun vadeli sonuçlarını azaltmayacaktır,” diye yazmıştır.
Sırt ağrısı için ameliyat masraflarını bir köşeye bırakın. Cincinnati Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki araştırmacılar, çalışmalarını engelleyen şiddetli sırt ağrısı olan yaklaşık 1.500 işçiyi takip etti. Bunların yarısına ameliyat uygulanırken diğer yarısına uygulanmadı. İki yıl sonra, ameliyat olanların yüzde 75'i hala şiddetli ağrılar içindeydi ve işe dönemiyordu. Buna karşılık, ameliyat olmayanların yüzde 67'si çalışmaya devam etmiştir. Ameliyat geçirenlerin yüzde 36'sı komplikasyon yaşadı, yüzde 27'sinin ek ameliyatlara ihtiyacı oldu ve tüm grupta opioid kullanım oranları daha yüksekti.

* Harvard Tıp Fakültesi, antibakteriyel sabunla yapılan günlük duşun “ciltteki mikro organizmaların dengesini bozduğunu ve antibiyotiklere karşı daha dirençli, daha az dost canlısı organizmaların ortaya çıkmasını teşvik ettiğini,” belirtmiştir. Ayrıca, “yaşam boyu sık sık banyo yapmak ya da duş almak bağışıklık sisteminin görevini yerine getirme kabiliyetini azaltabilir.

Halit Yıldırım, Ankara, 10 Mayıs 2025