*“Sadece bir aptal suyun derinliğini iki ayağıyla test eder.” Afrika Atasözü
*“Nasıl oluyor da annemle babam damarıma nasıl basacaklarını bu kadar iyi biliyor?” “Gayet basit. O damarı onlar yaptı da ondan.” Duvar Yazısı
Birisi size kaba veya kırıcı bir şey söylediğinde ne yaparsınız? Ne söyleyeceğinizi bilemediğiniz için sessiz mi kalırsınız? Konuştuktan sonra keşke söylemez olsaydım mı dersiniz? Yoksa verebileceğiniz en uygun yanıtı düşünüp durur musunuz?
Ancak, biri size bağırdığında ya da hatanız olmayan bir şey için sizi suçladığında alınmanız çok doğaldır. “Haksızlık bu!” veya “Ahmağa bak!” ya da “Bununla uğraşmaya değmez!” diye düşünebilirsiniz. Bu tepkiler anlaşılabilir olsa da işleri daha da kötüleştirir. Neden mi? Nasıl hissettiğinizi ağzınızdan kaçırmak düşmanca bir atmosfer yaratır ve olumsuz duyguları tırmandırır da ondan…. Aslında, ani tepki vermenin genellikle faydadan çok zarar verdiğini çoğumuz yaşayarak öğrenmişizdir.
Günlük yaşamlarımızda pek çoğumuz o kadar meşgulüzdür ki, tüm dikkatimizi bir başkasına nadiren verebiliriz. Bir tartışmanın her iki tarafını da sadece komşuların dinlediği söylenir! Yanlış anlamalar, hatalar, incinmiş duygular, çatışmalar ve anlaşmazlıklar işte bu dinleme konusundaki eksiklikten kaynaklanır.
Nitekim insanlar, dikkatimizi çekebilmek adına istediği önemli mesajın bize ulaşmadığını fark ettiğinde onu rahatsız eden şeyle ilgilenmemizi sağlamak için daha sert davranışlar sergilerler. Bağırabilir, sert bir dil kullanabilir veya ne kadar sinirli olduğunu kabul etmemiz için üzerimize gelebilirler. Öfkeli bir kişiye “kulak verdiğimizde”, çoğu zaman daha alçak bir ses tonuyla konuşmaya ve mantıklı davranmaya başlar. Çünkü artık onu fark etmemizi sağlamak için abartılı davranışlara başvurmasına gerek yoktur.
İngiliz matematikçi ve fizikçi Sir Isaac Newton'un dediği gibi, “Eğer şimdiye kadar değerli keşifler yaptıysam, bunu başka herhangi bir yetenekten çok sabırlı dikkatime borçluyum.” Sabırlı dikkat, birinin düşmanlığının ardındaki gerçek nedenleri keşfetmenize ve bunu ortadan kaldırmanın yolunu yarılamamıza da yardımcı olabilir.
“ABD'de sohbet, arada ilk nefes alan kişinin dinleyici olarak kabul edildiği rekabetçi bir egzersizdir,” diye ifade eden Nathan Miller'ın vurguladığı gibi, çoğu insan karşısındakini dinlemez, sadece konuşma sırasının kendilerine gelmesini bekler. Nitekim, İngilizcedeki listen (dinle) kelimesinin silent (sessiz) kelimesiyle aynı harfleri içeriyor olması boşuna değildir.
Bu bağlamda, dinlerken karşınızdaki kişiye bakmak ona verilen değerin ilk ifadesidir. Bu konuda M. Scott Peck şöyle demekte: “Aynı anda hem karşınızdaki kişiyi gerçekten dinleyip hem de başka bir şey yapamazsınız.” Üzerinde çalışmakta olduğunuz şeyi bırakın. Elinizdeki kâğıdı ve kalemi masaya koyun. Bu vücut hareketleri, “İş bekleyebilir. Sen daha önemlisin,” mesajı verir. Hareketleriniz fiziksel ve psikolojik olarak o kişinin önceliğiniz olduğunu gösterir.
Bir seminer çalışmasında “tek soru” yöneltilen bir ankette soru şuydu: “Patronunuzu seviyor musunuz?” Anketin sonuçları oldukça şaşırtıcıydı. “Evet, patronumu seviyorum,” yanıtını veren katılımcılar bunun bir numaralı nedeninin “patronunun onu dinlemesi” olduğunu ifade etmişti. Peki patronunu sevmeme nedeni olarak en çok ne öne sürülüyordu tahmin edin? “Beni dinlemiyor!”
Gelelim bugünkü temaya… Sözcükleri bir silah gibi kullanmak yerine onları bir köprü inşa etmek için kullanan bir yaşam felsefesi olan Tongue Fu! (Sözlü Dövüş Sanatı).
Bu felsefe, insanlara nasıl saygı gösterileceğini ve nasıl saygın olunacağını anlatırken, ilk adımı atarak da dürüstlük, nezaket ve hesap verebilirlik örneği oluşturabilmeyi ve başkalarının da bu şekilde yanıt vermesini sağlamaktadır.
Yazar Sam HORN’un ülkemizdeki 41 Baskısının Temmuz 2025’de yapıldığı “Tongue Fu-SÖZLÜ DÖVÜŞ SANATI-How to Deflect, Disarm and Defuse Any Verbal Conflict” adlı bu kitabın dünya çapında neden bu kadar yankı uyandırdığını ifade ederken (17 dilde yayınlanan, ülkemizde ilk basımı 1977’de, 41. Basımı ise Temmuz 2025’de yapılmış bir başucu kitabı), bunu tek bir kelimeyle özetleyebileceğini ve bunun da “saygı” olduğunu vurgulamaktadır.
Bu safhada öne çıkan bazı paragrafları da sizinle paylaşıyorum:
*Kitabımın adını koyma aşamasında beni etkileyen ve yönlendiren olayı nakletmeliyim:
İlk seminerimde katılımcılardan biri mola sırasında sandalyesinden kalkmadı, oturmuş, yavaşça başını sallıyor ve uzaklara bakıyordu. Yanına gittim ve ona ne düşündüğünü sordum.
Dedi ki, “Sam, ben bir emlak komisyoncusuyum. Müşterilerimden bazıları son derece talepkâr ve kibirli. Bana istedikleri gibi davranabileceklerini düşünüyorlar ve ben bundan bıktım. Bu seminere onlara nasıl karşılık vereceğimi ve hadlerini nasıl bildireceğimi öğrenmek için katıldım. Konumuz bu değil, değil mi?”
Bu kadar hızlı bir şekilde eğitimin özünü kavramış olmasına sevindim ve ona katıldığımı söyleyerek, “Haklısın. İnsanlar kötü davrandığında, karşılık vermek, kızmak ya da ödeşmek işe yaramaz,” dedim. Bunun üzerine katılımcım şöyle devam etti: “Karate, Tai Chi, aikido ve judo eğitimleri aldım. Önerdiğin şey Kung Fu’ nun sözel karşılığı, değil mi?” “Çok doğru,” dedim. “Adeta ... tongue fu!” Birbirimize baktık ve kahkahayı patlattık. Evreka! İşte mükemmel isim. Ve kitabın adını “Tongue Fu” koydum.
* Mutsuz olduğunuzda üç şey yapabilirsiniz:
* Victor Frankl, Yahudi Soykırımı'ndan sağ kurtulmuş ve yaşadıklarını “İnsanın Anlam Arayışı”[1] adlı kitabında kaleme almıştı. Bu ince kitap Amerika Kütüphaneler Birliği tarafından bugüne kadar yazılmış en önemli on kitaptan biri olarak kabul edildi. Frankl kitabında, başınıza gelenleri her zaman seçemeyeceğiniz ya da kontrol edemeyeceğiniz ancak bunlara nasıl tepki göstereceğinizi belirleyebileceğiniz sonucuna varıyor. Bir toplama kampında esir tutulmayı kesinlikle kendisi seçmedi ve kendisine yapılanları kontrol edemedi ancak bu korkunç deneyim karşısında takınacağı tavrı kendisi belirledi. Nefrete sığınmamayı yeğledi. Hayatına devam etmeye ve kendini diğer insanlar için olumlu bir fark yaratmak konusunda adamaya karar verdi. Frankl'ın felsefesini her Tongue Fu! seminerinde aktarıyorum çünkü bence zihinsel olarak sağlıklı bir yaşam tarzının temel taşı bu. Başınıza ne geleceğini her zaman seçemezsiniz-bir otomobil kazasında yaralanabilirsiniz, evinizi su basabilir ya da işinizi kaybedebilirsiniz- ama bunlara nasıl tepki vereceğinizi kendiniz seçebilirsiniz.
*“Dünyanın yarısı söyleyecek bir şeyi olup da söyleyemeyenlerden, diğer yarısı ise söyleyecek bir şeyi olmayan ama durmadan konuşanlardan oluşur,” diyen Robert Frost’a katılmamak elde değil…
Bu yönüyle konuya yaklaşıldığında, durmadan konuşan geveze insanları çaresizce dinlemek yerine onları susturmanın çeşitli yöntemleri olduğunun da ayırdına varmalıyız. Bu yöntemler, bitmek bilmeyen monologları nazikçe sonlandırmamıza yardımcı olabilir, böylece kendi konuşmalarını dinlemekten hoşlanan insanların insafına da kalmayız. Örneğin: Bir kapanış cümlesiyle konuşmayı geçmişte bırakabiliriz. Uzun süren iş görüşmelerini sonlandırmanın en güzel yolu, “Telefonu kapatır kapatmaz... yapacağım,” veya “Konuşmayı bitirdikten hemen sonra mutlaka... yapmak istiyorum,” demektir. Kişisel konuşmaları ise kibar bir “Kullanılması Gereken Cümle” ile kapatabiliriz: “Keşke seninle konuşmak için daha fazla zamanım olsaydı ve akşam yemeğini hazırlamam gerekiyor,” veya “Keşke oğlunun piyano resitalini dinleyebilseydim ve gitmem gereken…” diyebiliriz. Son tahlilde, “Ben yere yatmazsam kimse üzerime basamaz,” denilen özlü sözü hatırlamakta yarar var…
* Haksızlığa uğradığınızda sessiz kalmak zor olabilir. İçinizden o kişiden hesap sormak gelebilir. Ancak Henry Ward Beecher'ın da dediği gibi, “Öfkeliyken konuşursanız, pişman olacağınız en iyi konuşmayı yapmış olursunuz.”
Bir seminer katılımcısı bu fikre karşı çıktı: “Ben buna katılmıyorum. Biri beni sinirlendirirse buna sessiz kalamam! Karşımdaki kişi haddini bilmiyorsa ben neden barış elçisi rolü oynayayım ki?” Bu katılımcı, karikatürist Ashleigh Brilliant'ın karikatürlerinden birinin alt yazısında ele aldığı bir konuyu gündeme getirmişti: “Haklı olan bensem neden uzlaşmaya istekli olayım ki?”
* Sabırsızlık genellikle bilgisizliğin yan ürünüdür. Sabrınızı sınayan birine karşılık vermek üzereyseniz unutmayın ki hoşnutsuzluğunuzun nedeni onun durumu hakkındaki sınırlı bilginiz olabilir. Birine yaptığı tatsızlığın bedelini ödetirseniz siz de birlikte ödersiniz. Empati İfadesi kullanmak sizi kötü bir ruh haline sürüklenmekten ve kazananı olmayan bir çatışmaya girmekten koruyacaktır. Nitekim Seneca da özlü sözüyle bunu desteklemekte: “Bir hakareti görmezden gelmek, intikam peşine düşmekten daha iyidir.” Seneca
* Mülakatı yapan kişinin eski yöneticinizi sevip sevmediğinizi sorduğunu farz edin. Varsayalım ki eski yöneticinizle aranızdaki sürtüşme şirketten istifa etmenize neden olmuştu. Her ne kadar hak etse de eski yöneticinizi kötülemek sadece sizi kötü gösterir. Will Durant'ın dediği gibi, “Başkaları hakkında kötü konuşmak, kendini övmenin en sahtekâr yoludur.” Mülakatı yapan kişi gözlemlerinize katılsa bile, patavatsız olduğunuz için hakkınızda olumsuz düşünecektir. Bir gün sizin kendisi hakkında aynı türden aşağılayıcı sözler sarf edeceğinizden endişe edebilir. Hiç kimse eski işvereninizi yerden yere vurduğunuz için size saygı duymaz. Eğer bir şey söylemeniz gerekiyorsa, sözleriniz yapıcı olsun. “Ondan çok şey öğrendim” diyerek ilişkinizi özetleyin. Bu cümle hiç kuşkusuz doğru ve duygularınızı ifade etmenin daha nazik bir yoludur.
Bir kilisenin ilan panosunda yer alan deyiş şöyle diyor: “Sizinle dedikodu yapan, sizin· hakkınızda da dedikodu yapar.”
* Başarılı bir iş kadını, eskiden kendisine hangi okuldan mezun olduğunun sorulmasından korktuğunu anlattı:
“Üniversiteye gitmedim, bu yüzden bu soru beni hep korkuturdu. Sektörel bir konferansta sunum yaparken dinleyicilerden biri hangi okula gittiğimi sordu. İlk başta ne diyeceğimi bilemedim. Sonra ZHÜ’den mezun olduğumu söyledim. Katılımcı şaşırarak, ‘O da ne?’ diye sordu. Gülümsedim ve şöyle dedim: ‘Zor Hayat Üniversitesi’. Bir gülüşme oldu, mizah yoluyla paçayı kurtardım ve o zamandan beri sorduklarında bu yanıtı veriyorum.”
* ‘“Biri bana, ‘Vay canına, çok kilo almışsın’ dediğinde ne diyebilirim?” diye soran bir kadının sesindeki acı hiç aklımdan çıkmıyor. Bunu sorduktan sonra şöyle devam etmişti: “insanların 'Biraz kilo almışsın, ha?' demesi beni gerçekten incitiyor.”
Canınızı yakan kişinin söyledikleri doğruysa, bunu yüzünüzde bir gülümsemeyle kabul edip, “Haklısın!” diyebilir ve ardından konuyu değiştirebilirsiniz. Kendinizle dalga geçebilir ve şu şekilde yanıt verebilirsiniz: “Evet, ben diyet özürlüyüm,” ya da “Şişman değilim; sadece enlemesine uzunum.”
* Dinç ve yaşlı bir beyefendi kendisine kaç yaşında olduğunun sorulmasına içerlediğini itiraf etti. “Bu beni rahatsız ediyor. Yaşım benden başka kimseyi ilgilendirmez. İnsanlar hangi akla hizmet böyle kişisel sorular soruyor?” Sınıfımız kafa kafaya verdi ve bu beyefendi için yaşı sorulduğunda kullanabileceği hazır cevap önerilerinde bulundu. Aktif bir golfçü olduğu için en sevdiği cevap, “Son düzlükteyim diyelim” oldu.
* Yürüyen bantta yol alırken ileride bir hareketlilik dikkatimi çekti. Çok uzun boylu bir adam bana doğru yaklaşıyordu ve birkaç kişi de onu işaret edip kıkırdıyordu. Bu insanların tavrı beni şaşkına çevirdi ve son derecede kaba davrandıklarını düşündüm. Adam yaklaştıkça neden güldüklerini anladım. Üzerinde, HAYIR, BASKETBOLCU DEĞİLİM! yazılı bir tişört vardı. Yanımdan geçerken bir şey söylemek için döndüm ve yüksek sesle gülmeye başladım. Tişörtünün arkasında şöyle yazıyordu: SEN JOKEY MİSİN? Bu zeki genç adamla tanışmalıydım, hemen banttan atladım ve peşine düştüm. Sonunda ona yetiştim ve nefes nefese ona şunu sordum: “Bu müthiş tişörtü nereden aldınız?” Ağzı kulaklarına vararak güldü ve şöyle dedi. “Bu bir şey değil. Evde bir dolap dolusu var. En sevdiğimde ise boyumun 2.15, havanın da güzel olduğu yazıyor!” Anlatmaya devam etti: “Lise yıllarımda neredeyse otuz santim uzadım. Evden çıkmak bile istemiyordum çünkü nereye gitsem insanlar ukala ukala yorumlar yapıyordu. Annem sonunda bana ‘Onları yenemiyorsan, sen de onlara katıl’ dedi. Bütün bunları düşünen oydu. Şimdi dışarı çıkmayı dört gözle bekliyorum çünkü boyumdan utanmak yerine bundan keyif alıyorum.”
Ne kadar akıllıca! Sizi rahatsız eden bir özelliğiniz veya durumunuz varsa, bundan dolayı üzülmek yerine onunla eğlenmeyi tercih etmek mantıklı değil mi?
* Ergenlik çağındaki çocuğunuzun sorun çıkardığını ve nasıl disipline edeceğiniz konusunda eşinizle anlaşamadığınızı farz edin. Siz eşinizin çok ceza odaklı olduğunu düşünüyorsunuz; o da sizin fazla hoşgörülü olduğunuzu... Bu konudaki tartışmanız büyüyüp tam bir aile çatışmasına dönüşüyor. Eşiniz şöyle diyor: “Ona bu evin kim tarafından yönetildiğini göstermedikçe bize asla saygı duymayacak.”
Siz de, “Ona ceza verirsek daha da asi olacak.” diyorsunuz. Eşiniz şöyle karşı çıkıyor: “Burası bizim evimiz. Burada yaşamak istiyorsa, bizim kurallarımıza uymak zorunda.” Siz buna karşılık şunu söylüyorsunuz: “O on yedi yaşında, neredeyse bir yetişkin. Ona bir çocuk gibi davranamazsın.” Ve böyle sürüp gidiyor. Birbirinize düşman olmadan önce bakış açınızı değiştirmek için şu üç kelimelik cümleyi söyleyin: “Biz aynı taraftayız.” Bu cümle, karşı karşıya gelmek yerine yan yana durmanıza yardımcı olacaktır.
* “Söylenemeyeni söyleme” tekniği özellikle çocuklarda çok işe yarıyor. Çocuklarımızın dişçiye ilk ve gönülsüz ziyaretini her zaman hatırlayacağım. Güler yüzlü doktor onları karşılamak için dışarı çıktı, yanlarına eğildi ve şunu söyledi: “Eminim burada olmak istemiyorsunuz, değil mi?” “Hatta bahse girerim arkanızı dönüp o kapıdan dışarı kaçmak istiyorsunuz, değil mi?” diye tam olarak nasıl hissettiklerini ifade edince çocukların gözleri büyüdü. Diş doktoru onların tüm korkularını dile getirmeye devam ederken onlar da başlarını sallıyorlardı. Bir dakika sonra, ikisi de doktorun birer elini tuttu ve nasıl hissettiklerini çok iyi anlayan bu kişiyle birlikte mutlu bir şekilde muayene odasına girdiler. Doktor, onların endişelerini dile getirerek korkularını etkisiz hale getirmişti.
* “Lafını sonradan yemek zorunda kalmaktansa söylemeden yutkunmak daha iyidir.” Franklin D. Roosevelt
Roosevelt'in bu sözünü okuduğumda bir seminer katılımcılarından genç bir adam kahkahalara boğuldu. Bir tanışma randevusunda bunu acı bir şekilde öğrenmişti. Hayat hikayelerimizi paylaştığımız o tuhaf ilk dakikalarda, flörtümün eskiden benim doğduğum kasabada yaşadığını öğrendim. Bayan Walford'u tanıyıp tanımadığımı sordu, ben de hiç düşünmeden, “O yaşlı cadı mı? Lisede İngilizce öğretmenimdi.” dedim. Onun dersinden nefret ettiğimi ve beni sınıfta bıraktığını anlatmaya devam ettim. Flörtümün yüzünde komik bir ifade olduğunu fark ettiğimde iş işten geçmişti. Konuşmamı bitirdiğimde, “Bayan Walford benim üvey annem.” dedi. Offff! Gece o an berbat olmuştu ve bitmek bilmedi.
* Ama sözcüğü “Yok Eder”, Ve sözcüğü ise “Kabul Eder”:
Bir düşünün. Ama kelimesi genellikle olumsuz haberlerden önce gelmez mi? “İyi iş çıkardınız ama...” “Sadece on beş dakika süreceğini söylediğimizi biliyorum ama…” Bu kelime bir “eyvah” tepkisi uyandırır çünkü dinleyiciler duymak istemeyecekleri bir şey duymak üzere olduklarını bilirler. “Bu krediye ne kadar ihtiyacınız olduğunun farkındayım ama...” demek “krediyi alamayacaksın” anlamına gelir. İnsanlar ama kelimesinden önce ne gelirse gelsin dikkate almazlar çünkü bu kelimeden sonra gelen şeyin kendilerini etkileyeceğini bilirler. Ve kelimesi ise, birbirlerine taban tabana zıt olsalar bile her iki ifadenin de geçerli olmasını sağlar. “Bu konuda iyi bir iş çıkardın ve lütfen... yapabilirler mi diye sorabilir misin?”
* “Kişiler arasındaki ilişkilerin yürütülmesinde genel olarak üç olası yaklaşım vardır. Birincisi, sadece kendini düşünmek ve diğerlerine saygısızlık etmektir. İkincisi her zaman başkalarını kendinden önce düşünmektir. Üçüncü yaklaşım ise altın orandır... birey önce kendini düşünür ve başkalarını da hesaba katar.” Joseph Wolpe
* Yazar Maggie Bedrosian, Life Is More Than Your To-Do List (Hayat Yapılacaklar Listenizden Daha Fazlasıdır) adlı enfes kitabında, her hayır cevabının arkasında bir evet olduğunu anlamamızı öneriyor. Bir şeyi geri çevirdiğinizde başka bir şeye doğru yönelerek “pişmanlık duyma”' konusunu daha rahat aşabilirsiniz. Bazı insanlar çılgınca herkesin her şeyi olmaya çalışır ve sonunda en çok önemsedikleri insanlar için hiçbir şey olamazlar. Sizin için gerçekten önemli olan nedir? Zamanınız ve enerjiniz sınırlı birer kaynaktır. Onları önemsiz şeyler için çarçur etmeyin. İçinizde yankılanan varoluş nedeninizi tanımlayarak gerçek önceliklerinize ayıracağınız değerli zamanı sizden çalacak eylemlere “kusura bakma” diyebilirsiniz.
* Arkadaşım Maria gayrimenkul danışmanlığı sınavını başarıyla geçerek ruhsatını almıştı. Defalarca müşteri gezdirmesine rağmen hâlâ ev satmayı başaramıyordu. Müdürünün odasına girdi, masasının yanındaki sandalyeye çöker gibi oturdu ve “istifa ediyorum!” diye bağırdı. Müdür şaşkınlıkla yanıtladı: “Nasıl istifa edersin? Daha başlayalı birkaç ay oldu,” Maria üzgün bir şekilde durumu açıklamaya başladı: “Arabamla dört bin milden fazla yol yaptım, düzinelerce müşteriyle çalıştım ve karşılığında hiçbir şey alamadım. ‘Atı zorla suya götürebilirsin ama zorla su içiremezsin’ atasözünün doğru olduğu sonucuna vardım.” Akıllı müdürü şöyle karşılık verdi: “Maria, ata su içirmen gerekmiyor. Senin atı susatman gerekiyor.”
* Bir zorba için sessizlik, kabullenmek anlamına gelir. Sözlü tacizcilerin akıllarının başlarına geleceğini, hatalarını anlayacaklarını, özür dileyeceklerini ve size daha saygılı davranacaklarını umarak sessiz kalmak saflıktır. Bir zorbanın iyi niyetinden medet ummak nadiren işe yarar; zaten iyi bir niyeti de olmayabilir. Her ne kadar bu size ters gelse de tacizci davranışlarda bulunan kişilere karşı en iyi savunma bazen iyi bir saldırıdır.
Şu asistanın hikayesini anlatmayı çok severim: İşindeki ilk gününde patronu öfkeyle yanına gelmiş ve önemsiz bir konu için ona bağırıp çağırmaya başlamış. Asistan yerinden doğrulmuş, parmağıyla patronuna kapıyı göstermiş ve şöyle demiş: “Kimse benimle böyle konuşamaz,” Patronu usulca odadan çıkmış ve o zamandan bu yana, tam yirmi beş yıldır kendisine hep nazik davranmış.
* Susan Jeffers, Korksan da Vazgeçme adlı kitabında, bir zorlukla karşılaştığınızda “Bununla başa çıkabilirim” cümlesini tekrarlamanızı öneriyor. Bu cümle, tehdit edici koşullar karşısında kendinizi sakinleştirmek için kullanabileceğiniz bir mantra işlevi görür. Bu üç kelime şüphe (“yapamam”) yerine güven duygusu (“yapabilirim”) yaratır.
Ann Landers de okuyucularına şunu öneriyor: “Sorunları hayatın kaçınılmaz bir parçası olarak görüp herkesi rahatlatan şu sözü tekrarlamalısınız: Bu da geçer.”
Umutsuzluk, umudun tamamen yitirilmesi olarak tanımlanır. İşler ters gittiğinde umutsuzluğa kapılmak yerine, yaşanan sıkıntıların geçici olduğunu ve daha iyi bir gelecek umudunu taşımak için pek çok nedene sahip olunduğunu hatırlamak gerekir.
* Dennis Prager, “Mutluluk Ciddi Bir Sorundur” adlı ufuk açıcı kitabında umulmadık bir açıklamada bulunuyor. Yazar yıllar süren araştırmalarının ardından, insanları mutlu eden tek bir şey olduğu sonucuna varmış. Bir düşünün. Para insanları mutlu etmiyor. Şöhret de öyle. Zengin ünlülerden birçoğunun mutsuz olduğunu öğrenmek için magazin programlarını izlemeniz yeterli. Aşk ve sağlık bile insanları mutlu etmeyebilir. Mutluluğun tek belirleyici unsuru şükran duygusudur.
Prager'ın da belirttiği gibi şükran, koşullarınız ne olursa olsun sürdürebileceğiniz bir ruh halidir. Her şeye sahip olabilirsiniz ama sahip olduklarınıza değer vermezseniz mutsuz olursunuz. Çok az şeye sahip olabilirsiniz ancak bunların kıymetini biliyorsanız halinizden memnun olabilirsiniz. Olay çok basit: Ne kadar şükrederseniz o kadar çok mutlu olursunuz. Ne kadar az şükrederseniz o kadar mutsuz olursunuz.
* Eğer bir ebeveynseniz hiç şüphesiz çocuklarınızın hayatlarını kontrol edemeyeceğinizi ya da ne olacaklarını seçemeyeceğinizi öğrenmişsinizdir. Onlara mutlu anılar verebilirsiniz; zor zamanları dengelemek için iyi zamanlar yaratabilirsiniz.
Aristoteles'in tavsiyesi, “Mutluluk kendimize bağlıdır.”
Bu derlemeyi anlamlı bir özdeyişle bitirmek istiyorum:
“Bu dünyadan sadece bir kez geçeceğimi biliyorum. O halde, dostlarıma gösterebileceğim bir nezaket varsa bırakın şimdi göstereyim, yapabileceğim bir iyilik varsa şimdi yapayım. Ertelememeli ya da ihmal etmemeliyim çünkü bu yoldan bir daha geçmeyeceğim.”
William Penn
Halit Yıldırım, Antalya, 27 Ekim 2025
Dipnot:
[1]Victor E. Frankl-İnsanın Anlam Arayışı-Man’s Search for Meaning
*“Nasıl oluyor da annemle babam damarıma nasıl basacaklarını bu kadar iyi biliyor?” “Gayet basit. O damarı onlar yaptı da ondan.” Duvar Yazısı
Birisi size kaba veya kırıcı bir şey söylediğinde ne yaparsınız? Ne söyleyeceğinizi bilemediğiniz için sessiz mi kalırsınız? Konuştuktan sonra keşke söylemez olsaydım mı dersiniz? Yoksa verebileceğiniz en uygun yanıtı düşünüp durur musunuz?
Ancak, biri size bağırdığında ya da hatanız olmayan bir şey için sizi suçladığında alınmanız çok doğaldır. “Haksızlık bu!” veya “Ahmağa bak!” ya da “Bununla uğraşmaya değmez!” diye düşünebilirsiniz. Bu tepkiler anlaşılabilir olsa da işleri daha da kötüleştirir. Neden mi? Nasıl hissettiğinizi ağzınızdan kaçırmak düşmanca bir atmosfer yaratır ve olumsuz duyguları tırmandırır da ondan…. Aslında, ani tepki vermenin genellikle faydadan çok zarar verdiğini çoğumuz yaşayarak öğrenmişizdir.
Günlük yaşamlarımızda pek çoğumuz o kadar meşgulüzdür ki, tüm dikkatimizi bir başkasına nadiren verebiliriz. Bir tartışmanın her iki tarafını da sadece komşuların dinlediği söylenir! Yanlış anlamalar, hatalar, incinmiş duygular, çatışmalar ve anlaşmazlıklar işte bu dinleme konusundaki eksiklikten kaynaklanır.
Nitekim insanlar, dikkatimizi çekebilmek adına istediği önemli mesajın bize ulaşmadığını fark ettiğinde onu rahatsız eden şeyle ilgilenmemizi sağlamak için daha sert davranışlar sergilerler. Bağırabilir, sert bir dil kullanabilir veya ne kadar sinirli olduğunu kabul etmemiz için üzerimize gelebilirler. Öfkeli bir kişiye “kulak verdiğimizde”, çoğu zaman daha alçak bir ses tonuyla konuşmaya ve mantıklı davranmaya başlar. Çünkü artık onu fark etmemizi sağlamak için abartılı davranışlara başvurmasına gerek yoktur.
İngiliz matematikçi ve fizikçi Sir Isaac Newton'un dediği gibi, “Eğer şimdiye kadar değerli keşifler yaptıysam, bunu başka herhangi bir yetenekten çok sabırlı dikkatime borçluyum.” Sabırlı dikkat, birinin düşmanlığının ardındaki gerçek nedenleri keşfetmenize ve bunu ortadan kaldırmanın yolunu yarılamamıza da yardımcı olabilir.
“ABD'de sohbet, arada ilk nefes alan kişinin dinleyici olarak kabul edildiği rekabetçi bir egzersizdir,” diye ifade eden Nathan Miller'ın vurguladığı gibi, çoğu insan karşısındakini dinlemez, sadece konuşma sırasının kendilerine gelmesini bekler. Nitekim, İngilizcedeki listen (dinle) kelimesinin silent (sessiz) kelimesiyle aynı harfleri içeriyor olması boşuna değildir.
Bu bağlamda, dinlerken karşınızdaki kişiye bakmak ona verilen değerin ilk ifadesidir. Bu konuda M. Scott Peck şöyle demekte: “Aynı anda hem karşınızdaki kişiyi gerçekten dinleyip hem de başka bir şey yapamazsınız.” Üzerinde çalışmakta olduğunuz şeyi bırakın. Elinizdeki kâğıdı ve kalemi masaya koyun. Bu vücut hareketleri, “İş bekleyebilir. Sen daha önemlisin,” mesajı verir. Hareketleriniz fiziksel ve psikolojik olarak o kişinin önceliğiniz olduğunu gösterir.
Bir seminer çalışmasında “tek soru” yöneltilen bir ankette soru şuydu: “Patronunuzu seviyor musunuz?” Anketin sonuçları oldukça şaşırtıcıydı. “Evet, patronumu seviyorum,” yanıtını veren katılımcılar bunun bir numaralı nedeninin “patronunun onu dinlemesi” olduğunu ifade etmişti. Peki patronunu sevmeme nedeni olarak en çok ne öne sürülüyordu tahmin edin? “Beni dinlemiyor!”
Gelelim bugünkü temaya… Sözcükleri bir silah gibi kullanmak yerine onları bir köprü inşa etmek için kullanan bir yaşam felsefesi olan Tongue Fu! (Sözlü Dövüş Sanatı).
Bu felsefe, insanlara nasıl saygı gösterileceğini ve nasıl saygın olunacağını anlatırken, ilk adımı atarak da dürüstlük, nezaket ve hesap verebilirlik örneği oluşturabilmeyi ve başkalarının da bu şekilde yanıt vermesini sağlamaktadır.
Yazar Sam HORN’un ülkemizdeki 41 Baskısının Temmuz 2025’de yapıldığı “Tongue Fu-SÖZLÜ DÖVÜŞ SANATI-How to Deflect, Disarm and Defuse Any Verbal Conflict” adlı bu kitabın dünya çapında neden bu kadar yankı uyandırdığını ifade ederken (17 dilde yayınlanan, ülkemizde ilk basımı 1977’de, 41. Basımı ise Temmuz 2025’de yapılmış bir başucu kitabı), bunu tek bir kelimeyle özetleyebileceğini ve bunun da “saygı” olduğunu vurgulamaktadır.
Bu safhada öne çıkan bazı paragrafları da sizinle paylaşıyorum:
*Kitabımın adını koyma aşamasında beni etkileyen ve yönlendiren olayı nakletmeliyim:
İlk seminerimde katılımcılardan biri mola sırasında sandalyesinden kalkmadı, oturmuş, yavaşça başını sallıyor ve uzaklara bakıyordu. Yanına gittim ve ona ne düşündüğünü sordum.
Dedi ki, “Sam, ben bir emlak komisyoncusuyum. Müşterilerimden bazıları son derece talepkâr ve kibirli. Bana istedikleri gibi davranabileceklerini düşünüyorlar ve ben bundan bıktım. Bu seminere onlara nasıl karşılık vereceğimi ve hadlerini nasıl bildireceğimi öğrenmek için katıldım. Konumuz bu değil, değil mi?”
Bu kadar hızlı bir şekilde eğitimin özünü kavramış olmasına sevindim ve ona katıldığımı söyleyerek, “Haklısın. İnsanlar kötü davrandığında, karşılık vermek, kızmak ya da ödeşmek işe yaramaz,” dedim. Bunun üzerine katılımcım şöyle devam etti: “Karate, Tai Chi, aikido ve judo eğitimleri aldım. Önerdiğin şey Kung Fu’ nun sözel karşılığı, değil mi?” “Çok doğru,” dedim. “Adeta ... tongue fu!” Birbirimize baktık ve kahkahayı patlattık. Evreka! İşte mükemmel isim. Ve kitabın adını “Tongue Fu” koydum.
* Mutsuz olduğunuzda üç şey yapabilirsiniz:
- Diğer kişiyi değiştirebilirsiniz. Bu pek olası değildir.
- İçinde bulunduğunuz durumu değiştirebilirsiniz.Ciddi bir adım atmadan önce (örneğin işten ayrılmak, boşanmak ya da okulu bırakmak gibi) kendinize şu soruyu sorun: “Yapmayı planladığım bu değişiklik benim için bir kazanım sağlayacak mı?”Dorothea Dix'in dediği gibi, “Boşanmanın her derde deva olduğunu düşünen pek çok kişi, bunu denediklerinde ilacın yan etkilerinin hastalıktan daha kötü olduğunu anlar.” Başka bir deyişle, çitten atlamadan önce diğer taraftaki çimlerin daha yeşil olduğundan emin olun!
- Kendinizi değiştirebilirsiniz. Bu her zaman yanında iyi haberler de getiren bir seçenektir.
* Victor Frankl, Yahudi Soykırımı'ndan sağ kurtulmuş ve yaşadıklarını “İnsanın Anlam Arayışı”[1] adlı kitabında kaleme almıştı. Bu ince kitap Amerika Kütüphaneler Birliği tarafından bugüne kadar yazılmış en önemli on kitaptan biri olarak kabul edildi. Frankl kitabında, başınıza gelenleri her zaman seçemeyeceğiniz ya da kontrol edemeyeceğiniz ancak bunlara nasıl tepki göstereceğinizi belirleyebileceğiniz sonucuna varıyor. Bir toplama kampında esir tutulmayı kesinlikle kendisi seçmedi ve kendisine yapılanları kontrol edemedi ancak bu korkunç deneyim karşısında takınacağı tavrı kendisi belirledi. Nefrete sığınmamayı yeğledi. Hayatına devam etmeye ve kendini diğer insanlar için olumlu bir fark yaratmak konusunda adamaya karar verdi. Frankl'ın felsefesini her Tongue Fu! seminerinde aktarıyorum çünkü bence zihinsel olarak sağlıklı bir yaşam tarzının temel taşı bu. Başınıza ne geleceğini her zaman seçemezsiniz-bir otomobil kazasında yaralanabilirsiniz, evinizi su basabilir ya da işinizi kaybedebilirsiniz- ama bunlara nasıl tepki vereceğinizi kendiniz seçebilirsiniz.
*“Dünyanın yarısı söyleyecek bir şeyi olup da söyleyemeyenlerden, diğer yarısı ise söyleyecek bir şeyi olmayan ama durmadan konuşanlardan oluşur,” diyen Robert Frost’a katılmamak elde değil…
Bu yönüyle konuya yaklaşıldığında, durmadan konuşan geveze insanları çaresizce dinlemek yerine onları susturmanın çeşitli yöntemleri olduğunun da ayırdına varmalıyız. Bu yöntemler, bitmek bilmeyen monologları nazikçe sonlandırmamıza yardımcı olabilir, böylece kendi konuşmalarını dinlemekten hoşlanan insanların insafına da kalmayız. Örneğin: Bir kapanış cümlesiyle konuşmayı geçmişte bırakabiliriz. Uzun süren iş görüşmelerini sonlandırmanın en güzel yolu, “Telefonu kapatır kapatmaz... yapacağım,” veya “Konuşmayı bitirdikten hemen sonra mutlaka... yapmak istiyorum,” demektir. Kişisel konuşmaları ise kibar bir “Kullanılması Gereken Cümle” ile kapatabiliriz: “Keşke seninle konuşmak için daha fazla zamanım olsaydı ve akşam yemeğini hazırlamam gerekiyor,” veya “Keşke oğlunun piyano resitalini dinleyebilseydim ve gitmem gereken…” diyebiliriz. Son tahlilde, “Ben yere yatmazsam kimse üzerime basamaz,” denilen özlü sözü hatırlamakta yarar var…
* Haksızlığa uğradığınızda sessiz kalmak zor olabilir. İçinizden o kişiden hesap sormak gelebilir. Ancak Henry Ward Beecher'ın da dediği gibi, “Öfkeliyken konuşursanız, pişman olacağınız en iyi konuşmayı yapmış olursunuz.”
Bir seminer katılımcısı bu fikre karşı çıktı: “Ben buna katılmıyorum. Biri beni sinirlendirirse buna sessiz kalamam! Karşımdaki kişi haddini bilmiyorsa ben neden barış elçisi rolü oynayayım ki?” Bu katılımcı, karikatürist Ashleigh Brilliant'ın karikatürlerinden birinin alt yazısında ele aldığı bir konuyu gündeme getirmişti: “Haklı olan bensem neden uzlaşmaya istekli olayım ki?”
* Sabırsızlık genellikle bilgisizliğin yan ürünüdür. Sabrınızı sınayan birine karşılık vermek üzereyseniz unutmayın ki hoşnutsuzluğunuzun nedeni onun durumu hakkındaki sınırlı bilginiz olabilir. Birine yaptığı tatsızlığın bedelini ödetirseniz siz de birlikte ödersiniz. Empati İfadesi kullanmak sizi kötü bir ruh haline sürüklenmekten ve kazananı olmayan bir çatışmaya girmekten koruyacaktır. Nitekim Seneca da özlü sözüyle bunu desteklemekte: “Bir hakareti görmezden gelmek, intikam peşine düşmekten daha iyidir.” Seneca
* Mülakatı yapan kişinin eski yöneticinizi sevip sevmediğinizi sorduğunu farz edin. Varsayalım ki eski yöneticinizle aranızdaki sürtüşme şirketten istifa etmenize neden olmuştu. Her ne kadar hak etse de eski yöneticinizi kötülemek sadece sizi kötü gösterir. Will Durant'ın dediği gibi, “Başkaları hakkında kötü konuşmak, kendini övmenin en sahtekâr yoludur.” Mülakatı yapan kişi gözlemlerinize katılsa bile, patavatsız olduğunuz için hakkınızda olumsuz düşünecektir. Bir gün sizin kendisi hakkında aynı türden aşağılayıcı sözler sarf edeceğinizden endişe edebilir. Hiç kimse eski işvereninizi yerden yere vurduğunuz için size saygı duymaz. Eğer bir şey söylemeniz gerekiyorsa, sözleriniz yapıcı olsun. “Ondan çok şey öğrendim” diyerek ilişkinizi özetleyin. Bu cümle hiç kuşkusuz doğru ve duygularınızı ifade etmenin daha nazik bir yoludur.
Bir kilisenin ilan panosunda yer alan deyiş şöyle diyor: “Sizinle dedikodu yapan, sizin· hakkınızda da dedikodu yapar.”
* Başarılı bir iş kadını, eskiden kendisine hangi okuldan mezun olduğunun sorulmasından korktuğunu anlattı:
“Üniversiteye gitmedim, bu yüzden bu soru beni hep korkuturdu. Sektörel bir konferansta sunum yaparken dinleyicilerden biri hangi okula gittiğimi sordu. İlk başta ne diyeceğimi bilemedim. Sonra ZHÜ’den mezun olduğumu söyledim. Katılımcı şaşırarak, ‘O da ne?’ diye sordu. Gülümsedim ve şöyle dedim: ‘Zor Hayat Üniversitesi’. Bir gülüşme oldu, mizah yoluyla paçayı kurtardım ve o zamandan beri sorduklarında bu yanıtı veriyorum.”
* ‘“Biri bana, ‘Vay canına, çok kilo almışsın’ dediğinde ne diyebilirim?” diye soran bir kadının sesindeki acı hiç aklımdan çıkmıyor. Bunu sorduktan sonra şöyle devam etmişti: “insanların 'Biraz kilo almışsın, ha?' demesi beni gerçekten incitiyor.”
Canınızı yakan kişinin söyledikleri doğruysa, bunu yüzünüzde bir gülümsemeyle kabul edip, “Haklısın!” diyebilir ve ardından konuyu değiştirebilirsiniz. Kendinizle dalga geçebilir ve şu şekilde yanıt verebilirsiniz: “Evet, ben diyet özürlüyüm,” ya da “Şişman değilim; sadece enlemesine uzunum.”
* Dinç ve yaşlı bir beyefendi kendisine kaç yaşında olduğunun sorulmasına içerlediğini itiraf etti. “Bu beni rahatsız ediyor. Yaşım benden başka kimseyi ilgilendirmez. İnsanlar hangi akla hizmet böyle kişisel sorular soruyor?” Sınıfımız kafa kafaya verdi ve bu beyefendi için yaşı sorulduğunda kullanabileceği hazır cevap önerilerinde bulundu. Aktif bir golfçü olduğu için en sevdiği cevap, “Son düzlükteyim diyelim” oldu.
* Yürüyen bantta yol alırken ileride bir hareketlilik dikkatimi çekti. Çok uzun boylu bir adam bana doğru yaklaşıyordu ve birkaç kişi de onu işaret edip kıkırdıyordu. Bu insanların tavrı beni şaşkına çevirdi ve son derecede kaba davrandıklarını düşündüm. Adam yaklaştıkça neden güldüklerini anladım. Üzerinde, HAYIR, BASKETBOLCU DEĞİLİM! yazılı bir tişört vardı. Yanımdan geçerken bir şey söylemek için döndüm ve yüksek sesle gülmeye başladım. Tişörtünün arkasında şöyle yazıyordu: SEN JOKEY MİSİN? Bu zeki genç adamla tanışmalıydım, hemen banttan atladım ve peşine düştüm. Sonunda ona yetiştim ve nefes nefese ona şunu sordum: “Bu müthiş tişörtü nereden aldınız?” Ağzı kulaklarına vararak güldü ve şöyle dedi. “Bu bir şey değil. Evde bir dolap dolusu var. En sevdiğimde ise boyumun 2.15, havanın da güzel olduğu yazıyor!” Anlatmaya devam etti: “Lise yıllarımda neredeyse otuz santim uzadım. Evden çıkmak bile istemiyordum çünkü nereye gitsem insanlar ukala ukala yorumlar yapıyordu. Annem sonunda bana ‘Onları yenemiyorsan, sen de onlara katıl’ dedi. Bütün bunları düşünen oydu. Şimdi dışarı çıkmayı dört gözle bekliyorum çünkü boyumdan utanmak yerine bundan keyif alıyorum.”
Ne kadar akıllıca! Sizi rahatsız eden bir özelliğiniz veya durumunuz varsa, bundan dolayı üzülmek yerine onunla eğlenmeyi tercih etmek mantıklı değil mi?
* Ergenlik çağındaki çocuğunuzun sorun çıkardığını ve nasıl disipline edeceğiniz konusunda eşinizle anlaşamadığınızı farz edin. Siz eşinizin çok ceza odaklı olduğunu düşünüyorsunuz; o da sizin fazla hoşgörülü olduğunuzu... Bu konudaki tartışmanız büyüyüp tam bir aile çatışmasına dönüşüyor. Eşiniz şöyle diyor: “Ona bu evin kim tarafından yönetildiğini göstermedikçe bize asla saygı duymayacak.”
Siz de, “Ona ceza verirsek daha da asi olacak.” diyorsunuz. Eşiniz şöyle karşı çıkıyor: “Burası bizim evimiz. Burada yaşamak istiyorsa, bizim kurallarımıza uymak zorunda.” Siz buna karşılık şunu söylüyorsunuz: “O on yedi yaşında, neredeyse bir yetişkin. Ona bir çocuk gibi davranamazsın.” Ve böyle sürüp gidiyor. Birbirinize düşman olmadan önce bakış açınızı değiştirmek için şu üç kelimelik cümleyi söyleyin: “Biz aynı taraftayız.” Bu cümle, karşı karşıya gelmek yerine yan yana durmanıza yardımcı olacaktır.
* “Söylenemeyeni söyleme” tekniği özellikle çocuklarda çok işe yarıyor. Çocuklarımızın dişçiye ilk ve gönülsüz ziyaretini her zaman hatırlayacağım. Güler yüzlü doktor onları karşılamak için dışarı çıktı, yanlarına eğildi ve şunu söyledi: “Eminim burada olmak istemiyorsunuz, değil mi?” “Hatta bahse girerim arkanızı dönüp o kapıdan dışarı kaçmak istiyorsunuz, değil mi?” diye tam olarak nasıl hissettiklerini ifade edince çocukların gözleri büyüdü. Diş doktoru onların tüm korkularını dile getirmeye devam ederken onlar da başlarını sallıyorlardı. Bir dakika sonra, ikisi de doktorun birer elini tuttu ve nasıl hissettiklerini çok iyi anlayan bu kişiyle birlikte mutlu bir şekilde muayene odasına girdiler. Doktor, onların endişelerini dile getirerek korkularını etkisiz hale getirmişti.
* “Lafını sonradan yemek zorunda kalmaktansa söylemeden yutkunmak daha iyidir.” Franklin D. Roosevelt
Roosevelt'in bu sözünü okuduğumda bir seminer katılımcılarından genç bir adam kahkahalara boğuldu. Bir tanışma randevusunda bunu acı bir şekilde öğrenmişti. Hayat hikayelerimizi paylaştığımız o tuhaf ilk dakikalarda, flörtümün eskiden benim doğduğum kasabada yaşadığını öğrendim. Bayan Walford'u tanıyıp tanımadığımı sordu, ben de hiç düşünmeden, “O yaşlı cadı mı? Lisede İngilizce öğretmenimdi.” dedim. Onun dersinden nefret ettiğimi ve beni sınıfta bıraktığını anlatmaya devam ettim. Flörtümün yüzünde komik bir ifade olduğunu fark ettiğimde iş işten geçmişti. Konuşmamı bitirdiğimde, “Bayan Walford benim üvey annem.” dedi. Offff! Gece o an berbat olmuştu ve bitmek bilmedi.
* Ama sözcüğü “Yok Eder”, Ve sözcüğü ise “Kabul Eder”:
Bir düşünün. Ama kelimesi genellikle olumsuz haberlerden önce gelmez mi? “İyi iş çıkardınız ama...” “Sadece on beş dakika süreceğini söylediğimizi biliyorum ama…” Bu kelime bir “eyvah” tepkisi uyandırır çünkü dinleyiciler duymak istemeyecekleri bir şey duymak üzere olduklarını bilirler. “Bu krediye ne kadar ihtiyacınız olduğunun farkındayım ama...” demek “krediyi alamayacaksın” anlamına gelir. İnsanlar ama kelimesinden önce ne gelirse gelsin dikkate almazlar çünkü bu kelimeden sonra gelen şeyin kendilerini etkileyeceğini bilirler. Ve kelimesi ise, birbirlerine taban tabana zıt olsalar bile her iki ifadenin de geçerli olmasını sağlar. “Bu konuda iyi bir iş çıkardın ve lütfen... yapabilirler mi diye sorabilir misin?”
* “Kişiler arasındaki ilişkilerin yürütülmesinde genel olarak üç olası yaklaşım vardır. Birincisi, sadece kendini düşünmek ve diğerlerine saygısızlık etmektir. İkincisi her zaman başkalarını kendinden önce düşünmektir. Üçüncü yaklaşım ise altın orandır... birey önce kendini düşünür ve başkalarını da hesaba katar.” Joseph Wolpe
* Yazar Maggie Bedrosian, Life Is More Than Your To-Do List (Hayat Yapılacaklar Listenizden Daha Fazlasıdır) adlı enfes kitabında, her hayır cevabının arkasında bir evet olduğunu anlamamızı öneriyor. Bir şeyi geri çevirdiğinizde başka bir şeye doğru yönelerek “pişmanlık duyma”' konusunu daha rahat aşabilirsiniz. Bazı insanlar çılgınca herkesin her şeyi olmaya çalışır ve sonunda en çok önemsedikleri insanlar için hiçbir şey olamazlar. Sizin için gerçekten önemli olan nedir? Zamanınız ve enerjiniz sınırlı birer kaynaktır. Onları önemsiz şeyler için çarçur etmeyin. İçinizde yankılanan varoluş nedeninizi tanımlayarak gerçek önceliklerinize ayıracağınız değerli zamanı sizden çalacak eylemlere “kusura bakma” diyebilirsiniz.
* Arkadaşım Maria gayrimenkul danışmanlığı sınavını başarıyla geçerek ruhsatını almıştı. Defalarca müşteri gezdirmesine rağmen hâlâ ev satmayı başaramıyordu. Müdürünün odasına girdi, masasının yanındaki sandalyeye çöker gibi oturdu ve “istifa ediyorum!” diye bağırdı. Müdür şaşkınlıkla yanıtladı: “Nasıl istifa edersin? Daha başlayalı birkaç ay oldu,” Maria üzgün bir şekilde durumu açıklamaya başladı: “Arabamla dört bin milden fazla yol yaptım, düzinelerce müşteriyle çalıştım ve karşılığında hiçbir şey alamadım. ‘Atı zorla suya götürebilirsin ama zorla su içiremezsin’ atasözünün doğru olduğu sonucuna vardım.” Akıllı müdürü şöyle karşılık verdi: “Maria, ata su içirmen gerekmiyor. Senin atı susatman gerekiyor.”
* Bir zorba için sessizlik, kabullenmek anlamına gelir. Sözlü tacizcilerin akıllarının başlarına geleceğini, hatalarını anlayacaklarını, özür dileyeceklerini ve size daha saygılı davranacaklarını umarak sessiz kalmak saflıktır. Bir zorbanın iyi niyetinden medet ummak nadiren işe yarar; zaten iyi bir niyeti de olmayabilir. Her ne kadar bu size ters gelse de tacizci davranışlarda bulunan kişilere karşı en iyi savunma bazen iyi bir saldırıdır.
Şu asistanın hikayesini anlatmayı çok severim: İşindeki ilk gününde patronu öfkeyle yanına gelmiş ve önemsiz bir konu için ona bağırıp çağırmaya başlamış. Asistan yerinden doğrulmuş, parmağıyla patronuna kapıyı göstermiş ve şöyle demiş: “Kimse benimle böyle konuşamaz,” Patronu usulca odadan çıkmış ve o zamandan bu yana, tam yirmi beş yıldır kendisine hep nazik davranmış.
* Susan Jeffers, Korksan da Vazgeçme adlı kitabında, bir zorlukla karşılaştığınızda “Bununla başa çıkabilirim” cümlesini tekrarlamanızı öneriyor. Bu cümle, tehdit edici koşullar karşısında kendinizi sakinleştirmek için kullanabileceğiniz bir mantra işlevi görür. Bu üç kelime şüphe (“yapamam”) yerine güven duygusu (“yapabilirim”) yaratır.
Ann Landers de okuyucularına şunu öneriyor: “Sorunları hayatın kaçınılmaz bir parçası olarak görüp herkesi rahatlatan şu sözü tekrarlamalısınız: Bu da geçer.”
Umutsuzluk, umudun tamamen yitirilmesi olarak tanımlanır. İşler ters gittiğinde umutsuzluğa kapılmak yerine, yaşanan sıkıntıların geçici olduğunu ve daha iyi bir gelecek umudunu taşımak için pek çok nedene sahip olunduğunu hatırlamak gerekir.
* Dennis Prager, “Mutluluk Ciddi Bir Sorundur” adlı ufuk açıcı kitabında umulmadık bir açıklamada bulunuyor. Yazar yıllar süren araştırmalarının ardından, insanları mutlu eden tek bir şey olduğu sonucuna varmış. Bir düşünün. Para insanları mutlu etmiyor. Şöhret de öyle. Zengin ünlülerden birçoğunun mutsuz olduğunu öğrenmek için magazin programlarını izlemeniz yeterli. Aşk ve sağlık bile insanları mutlu etmeyebilir. Mutluluğun tek belirleyici unsuru şükran duygusudur.
Prager'ın da belirttiği gibi şükran, koşullarınız ne olursa olsun sürdürebileceğiniz bir ruh halidir. Her şeye sahip olabilirsiniz ama sahip olduklarınıza değer vermezseniz mutsuz olursunuz. Çok az şeye sahip olabilirsiniz ancak bunların kıymetini biliyorsanız halinizden memnun olabilirsiniz. Olay çok basit: Ne kadar şükrederseniz o kadar çok mutlu olursunuz. Ne kadar az şükrederseniz o kadar mutsuz olursunuz.
* Eğer bir ebeveynseniz hiç şüphesiz çocuklarınızın hayatlarını kontrol edemeyeceğinizi ya da ne olacaklarını seçemeyeceğinizi öğrenmişsinizdir. Onlara mutlu anılar verebilirsiniz; zor zamanları dengelemek için iyi zamanlar yaratabilirsiniz.
Aristoteles'in tavsiyesi, “Mutluluk kendimize bağlıdır.”
Bu derlemeyi anlamlı bir özdeyişle bitirmek istiyorum:
“Bu dünyadan sadece bir kez geçeceğimi biliyorum. O halde, dostlarıma gösterebileceğim bir nezaket varsa bırakın şimdi göstereyim, yapabileceğim bir iyilik varsa şimdi yapayım. Ertelememeli ya da ihmal etmemeliyim çünkü bu yoldan bir daha geçmeyeceğim.”
William Penn
Halit Yıldırım, Antalya, 27 Ekim 2025
Dipnot:
[1]Victor E. Frankl-İnsanın Anlam Arayışı-Man’s Search for Meaning