Portekiz’de BLIS Kız Futbol Takımının Hikâyesi!
Ankara Özel Bilkent Laboratuvar Okulları (BLIS); Portekiz’ in Lizbon kentinde 5-8 Kasım 2025 tarihleri arasında düzenlenen ISSA Girls Football Tournament (ISSA Kızlar Futbol Turnuvası) na Okulumuz kızlar futbol takımının bir öğrenci olarak ben de katıldım.
Bu turnuva, uluslararası okul kız futbol takımları için düzenlenen, genç kadın sporcular için rekabetçi gruplar sunan özel bir uluslararası spor aktivitesidir.
Lizbon Yolculuğuna çıkış
Lizbon yolculuğu için annem ve babamla birlikte 4 Kasım 2025 tarihinde sabah saat 05.45’te evimizde okulumuza vardık. Normal bir okul gününde bu saatte büyük ihtimalle hâlâ uyuyor olurdum ama o sabah annem, babam ve ben BLIS’in spor sahasındaydık. Hava daha tam anlamıyla aydınlanmamıştı ve önümde nasıl geçeceğini hiç bilmediğim birkaç gün vardı. Ben 8. sınıf öğrencisiydim ama lise futbol takımına seçilmiştim ve şimdi lise takımındaki arkadaşlarımla birlikte Portekiz’e, okulumuzu temsil edeceğimiz bir futbol turnuvasına gidiyordum. Benden yaşça büyük oyuncuların bulunduğu bir takımın parçası olmak zaten benim için önemliydi; bir de bunun üzerine başka bir ülkeye gidip forma giyecek olmak heyecanı tamamen başka bir seviyeye çıkarıyordu. Saat 06.00’da hep beraber havalimanına doğru yola çıktık. En yakın arkadaşlarımdan biri olan Selin de yanımdaydı. Selin 7. sınıftaydı, yani takımın içinde ikimiz de küçüklerdendik. Saat 07.00 civarında havalimanına vardık. İstanbul uçağımız 08.30’daydı ve önümüzde oldukça fazla zaman olduğu için takımca Starbucks’a gittik. Kahvaltı yaptık, içeceklerimizi aldık, konuştuk. Daha Portekiz’e gitmemiştik ama yolculuk çoktan başlamış gibi hissediliyordu. Sonra annem, babam, Selin’in annesi ve babası, Okul futbol çalıştırıcısı Ferhat Koç ve Mr. Ulaş ile kapının önünde buluştuk. Uçağa bindik. Arkadaşımla oyun oynadık, Hare ise belli ki sabahın o saatinde kalkmanın etkisiyle çok yorulmuştu ve uyudu. O anda her şey çok normaldi. İstanbul’a gidecek, oradan Lizbon uçağına binecek ve akşam Portekiz’de olacaktık. En azından plan buydu.
İstanbul’a indiğimizde Lizbon uçağımız saat 13.00’teydi. Arkadaşımla Duty Free’ye girdik, mağazaları dolaştık, LEGO’ya baktık ve sonra kapıya doğru gittik. Erkenden vardığımız için Burger King’den bir şeyler de yedik. Biz gayet rahat bir şekilde kapıda otururken bir süre sonra annemler, takım ve koçlar geldi. Takımın tamamı yoktu onları beklerken küçük bir kriz yaşandı. Sonunda herkes bulundu ve Lizbon uçağına bindik. Uçakta ise hiç beklemediğimiz insanlarla karşılaştık: Cristiano Ronaldo’nun annesi ve Ricardo Quaresma. Ben de Quaresma’yı görünce hayatım boyunca hatırlayacağım cümlelerden birini söyledim: “Fenerli gibi giyinmişsin.” Quaresma’nın bu yorumumu çok sevdiğini söyleyemem. Portekiz’e daha varmadan Portekiz futbolunun en tanınmış isimlerinden birini sinirlendirmiş olabilirdim. Sonra uçak kalktı ve Lizbon’a doğru yola çıktık. Portekiz’e vardığımızda Ronaldo Jr.’ın takımını da gördük. Futbol turnuvasına giderken daha ilk günden Ronaldo’nun ailesini, Quaresma’yı ve Ronaldo Jr.’nın takımını görmek, yolculuğun geri kalanının da sıradan olmayacağının küçük bir işareti gibiydi.
Lizbon’a indiğimizde asıl bekleyiş başladı. Arkadaşımla ailelerimiz yanımızda olduğu için kontrolden çok hızlı geçtik. O sırada bunun ne kadar büyük bir avantaj olduğunu anlamamıştık. Takımın geri kalanının işlemleri ise çok daha uzun sürdü. Görevliler grubun girişini uzun uzun kontrol etti ve herkesin geçmesi yaklaşık dört saat sürdü. Biz beklerken sırada bulunan Türk bir aile de arkadaşımla benim ailelerimizin yanına geçmemizle ilgili bize laf söyledi. Biz de çocukça ama o an bize son derece mantıklı gelen bir karşılık verdik ve takım geldiğinde herkesi onların önüne geçirdik. Sonunda bütün takım kontrolden çıktı. Bu kez bavulları bekledik. Yaklaşık yarım saat sonra bavullarımızı da alıp takım otobüsüne bindik ve hepimiz artık rahatlayacağımızı düşündük. Fakat Lizbon trafiğinin başka planları vardı. O akşam Sporting Lisbon ile Juventus’un maçı vardı ve şehirde trafik inanılmazdı. Otobüste yaklaşık iki saat daha kaldık. Normalde çok daha erken ulaşmamız gereken yere Türkiye saatine göre yaklaşık 21.30’da vardık. Lizbon Türkiye’den iki saat geride olduğu için orada saat yaklaşık 19.30’du. Annemler araba kiralayıp kendi otellerine gitmişlerdi. Bizim içinse yolculuğun belki de en farklı bölümü başlıyordu çünkü takım oyuncuları host ailelerin yanında kalacaktı.
Bizi alacak ailelerle buluşacağımız okula geldiğimizde herkes birer birer gitmeye başladı. Bir takım arkadaşımızı aldılar, sonra diğerini, sonra bir başkasını... Selin’le birlikte bekliyorduk. Bir süre sonra etrafımıza baktığımızda neredeyse herkes gitmişti ve yine kalanlar bizdik. Bizi alacak aile yaklaşık yarım saat gecikmişti. Sonunda geldiler ve evlerine doğru yola çıktık. Ev beş katlı büyük bir villaydı. İçeri girdiğimizde gerçekten çok büyük olduğunu fark ettik. Bizim odamız ise garajın yanındaki kattaydı ve içeri girer girmez hafif bir petrol kokusu aldık. Eşyalarımızı bıraktık, üzerimizi değiştirdik ve yabancı bir evde kalan iki çocuk olarak aklımıza gelen ilk şeylerden birini yaptık: odada kamera olup olmadığına baktık. Sonra yukarı çıktık. Aile dört kişiydi; anne, baba ve yaklaşık 13 ile 15 yaşlarında bir kız ve bir erkek çocuk. Akşam yemeğinde tavuk, salata, ekmek ve makarna vardı. Evin annesi ne kadar yorulmuş olduğumuzu fark etmiş olacak ki bizi hemen masaya oturttu. Yemekten sonra Sporting Lisbon-Juventus maçını izledik. Kenan Yıldız’ın sahada olması zaten bizim için ayrıca ilgi çekiciydi, Vlahović de gol attı ve maç 1-1 bitti. Ardından odamıza indik, pijamalarımızı giydik ve annemleri aradık. Türkiye’de saat artık gece 01.00-02.00 civarıydı. Evi, odayı, günü anlattık. Normalde Selin’le saat 22.00’de uyuyan insanlar değildik ama sonuçta başka bir ailenin evinde kalıyorduk ve onların düzenine saygı göstermek istiyorduk. Kapıyı kilitledik, ışığı söndürdük ve yatmaya çalıştık. Tam o sırada odamızın dışındaki koridorun ışığı yanıp sönmeye başladı. Garaj ve bizim odamız dışında o katta pek bir şey olmadığı için ilk gece bunun neden olduğunu anlayamadık. Biraz düşündük, biraz birbirimizi korkuttuk ama ertesi sabah maçımız olduğu için sonunda uyuduk.
5 Kasım 2026 Sabah saat 06.00’da uyandım. Arkadaşım tabii ki hâlâ uyuyordu. Bu benim için şaşırtıcı değildi; İstanbul’daki başka bir turnuvada ben uyuyamıyorken O prenses gibi uyuyordu ve beni yalamıştı. Kalkıp formamı giydim. Turnuvada iki formam vardı; birinde 5, diğerinde 7 numarayı giyiyordum. En sevdiğim hep 7. Arkadaşımı uyandırdım ve birlikte yukarı çıktık. Kahvaltıda bizi klasik Türk kahvaltısından oldukça farklı bir masa bekliyordu. Peynirler, zeytinler, yumurtalar, domatesler yerine Coco Pops ve süt vardı. Üstelik Coco Pops da bizim alışık olduğumuzdan biraz farklıydı. Kahvaltımızı yaptıktan sonra evin çocuklarıyla birlikte okula gittik. Futbolcular için ayrılmış bir alanda takımın geri kalanını beklemeye başladık. Takımdaki oyuncuların çoğu aslında bana tamamen yabancı değildi. Ben 7. sınıftayken, Selin 6. sınıftayken Hare, Vadi ve Lila’yı tanıyordum. Ben 5. sınıftayken basketbol oynadığım için Serin ablayı da biliyordum. Alara sınıf arkadaşımın ablasıydı ve annesi benim 3. sınıf öğretmenimdi. Yani ben lise takımının en küçüklerinden biri olsam da kendimi yabancıların arasında hissetmiyordum. Yaşlarımız farklıydı ama aynı formayı giydiğimiz anda hepimiz aynı takımın parçasıydık.
Beklerken bize yiyecekler getirildi. Gün içinde başka yemek olmayacağını öğrenince sandviçlerimizi aldık. Bir süre sonra otobüsler geldi ve sahaya doğru yola çıktık. Koçlar da bizimleydi ve otobüste artık heyecan gerçekten hissediliyordu. Arkadaşımla orada ne yaşayacağımızı bilmiyorduk. Hare yanıma oturdu. Ben ona bazen “Capitano” diyorum; aramızda başka saçma lakaplarımız da var. Vadi’nin de takım içinde “Kasabi” lakabı vardı. Mira ise 11. sınıftaydı ve defans oynuyordu. Ona da “Takoz” diyorlardı; bu lakabı sporun başındaki Mr. Sarp, eski Beşiktaşlı savunmacı Recep Çetin’den esinlenerek takmıştı. Bunlar dışarıdan bakınca garip gelebilecek ama takımın içinde insanları birbirine yakınlaştıran küçük şeylerdi. Herkes birbirini tanıyor, birbirinin oyununu biliyor ve sahaya çıkmadan önce gerginliği biraz da böyle azaltıyordu.
İlk rakibimiz ASM’ydi (American School of Madrid). Maçlar 6+1 oynanıyordu ve ben ilk yedide forvet olarak başlıyordum. İlk yedimiz ben, Hare, Vadi, Mira, Mercan, Lila ve kalede Alara’ydı. Sahaya çıktığımız an heyecanım çok yüksekti. Sonuçta 8. sınıf öğrencisi olarak lise takımının formasıyla Portekiz’de ilk maçıma çıkıyordum. Hakem düdüğü çaldı ve maç başladı. Daha ilk dakika top önüme geldi. İleri çıktım ve şutumu çektim. Top ağlara girdi. Goool.

Açıkçası bu kadar erken gol atmayı ben de beklemiyordum. Daha ne olduğunu anlamadan kenardan babamın sesi geldi: “GOOOOOOOL!” Babamın sevinci neredeyse benimkinden daha fazlaydı. Maç devam etti ve bir süre sonra top tekrar ayağıma geldi. Topu biraz fazla ileri ittiğimi düşündüm ama pozisyonu bırakmadım, devam ettim ve tekrar vurdum. Top yine ağlardaydı. 2-0. Kenardan yine babamın sesi yükseldi. Portekiz’deki ilk maçımda iki gol atmıştım. Ferhat Koç daha sonra değişiklikler yaptı. Lila’nın yerine Selin, Mercan’ın yerine Ada girdi. Bir pozisyonda serbest vuruş kazandık. Free kick kullanmayı sevdiğim için topun başına geçtim, vurdum ve top direğe çarptı. Birkaç santimetre farklı gitse hat-trick olabilirdi. Son dakikalarda Serin abla benim yerime oyuna girdi. Ona kendi aramızda “Coach’s Secret Weapon” diyorduk. Maç bittiğinde ilk karşılaşmamızı kazanmıştık ve ben Portekiz macerasına iki golle başlamıştım.

İkinci maçımız SIS’e karşıydı (Southbank İnternational School). Bu kez maç daha çekişmeliydi ama takım olarak yine çok iyi oynadık. Hare iki gol, Lila iki gol attı ve maçı 4-2 kazandık. İki maç sonunda iki galibiyetimiz vardı. Artık ilk maçtan önceki bilinmezlik biraz azalmıştı. Birbirimizin sahadaki hareketlerini daha iyi okumaya başlamıştık ve turnuvada ilerleyebileceğimizi hissediyorduk. Günün son maçında ise karşımızdaki oyuncuları görünce ilk düşündüğüm şey yaş ve fizik farkı oldu.
Rakibimiz ISS’ydi (International Sharing School Lisbon, turnuvanın düzenleniği okul.). Ben o zaman yaklaşık 1.59 boyundaydım ve karşımda neredeyse 1.80 görünen oyuncular vardı. Maç başladığında fiziksel oynayacakları hemen belli oldu. Topu aldığımızda omuz omuza mücadeleler çok sertti. Hare de ben de birçok kez yerde kaldık. BLIS’te kendi aramızda bazen bu sert düşüşleri Hulk'un Loki’yi yere vurduğu sahneye benzetirdik; o maçta da zaman zaman gerçekten öyle hissediyorduk. Buna rağmen takım oyundan kopmadı. Bir pozisyonda Vadi ortayı yaptı, Hare topa dokundu ve gol geldi. Golün ardından Hare’yle daha önceden yaptığımız gibi Ronaldo-Marcelo tarzı sevincimizi yaptık ve tabii ki “Siuuu” geldi. Maçın sonunda yine kazanmıştık. İlk gün sahadan çıktığımızda yorgunduk ama üç maçlık yoğun bir günün ardından takım olarak hâlâ birlikteydik ve turnuvada yolumuza devam ediyorduk.
Saat yaklaşık 15.00’ti. Eşyalarımızı alıp okula döndük. Turnuvanın yapıldığı International Sharing School Lisbon’un bulunduğu alan bizim alıştığımız okul ortamından oldukça farklıydı. Büyük açık alanları, koşu alanları ve skate rampaları vardı. Günün maçları bittikten sonra etrafı dolaşmak, birkaç saat önce sahada yaşadığımız gerginlikten tamamen başka bir dünyaya geçmek gibiydi. Eve döndüğümüzde Selin’in dizi ağrıyordu ve ayağını bantladı. Aile o akşam sushi söyleyecekti ama evin annesi geç gelecekti. Baba bizi eve götürdü. Önce ben duş aldım, sonra Selin. Üzerimizi değiştirdik ve çok acıkmış bir şekilde yukarı çıktığımızda yemeğe bizsiz başladıklarını gördük. Masada sekiz parça kadar sushi ve iki parça tavuk kalmıştı. Sushi’nin içinde karpuz vardı ve benim damak tadıma hiç uymadı. Gerçekten aç kalmıştık. Neyse ki yanımda daha önce aldığım sandviç vardı. Evin annesi ertesi gün için bize tost hazırlayacağını söyledi.
O akşam Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’nde Ajax maçı vardı. Evin babası daha önce yaklaşık on yıl İstanbul’da yaşamıştı ama Hollandalı-Alman kökenliydi ve Ajax’ı destekliyordu. Galatasaray maçı 3-0 kaybetti. Ben Fenerbahçeliyim, dolayısıyla ertesi gün de Fenerbahçe’nin Viktoria Plzeň ile Avrupa maçını takip ettim; o da 0-0 bitti. Futbol o birkaç gün hayatımızın gerçekten her yerindeydi. Sabah sahada kendimiz oynuyor, akşam eve gelip yine futbol izliyorduk. Sonra odamıza indik. Kapıyı yine kilitledik. Işıkları söndürdük ve koridordaki ışık yine yanmaya başladı. Ertesi sabah bunun hareket sensörlü olduğunu sorduk ve bize gerçekten sensörlü olduğunu söylediler. Böylece ilk gece kafamızda kurduğumuz senaryoların en azından bir açıklaması olmuştu.

Ertesi sabah ise neredeyse uyuyakalıyorduk. Evin annesi kapımızı açmaya çalışmış ama kapıyı kilitlediğimiz için açamamıştı. Gözümüzü açtığımızda saat 07.45’ti ve 08.10’da evden çıkmamız gerekiyordu. Hazırlanıp okula gittik. İlk maçımız 09.20’de MML’ye karşıydı (Marymount İnternational School). Otobüse bindik ama bu kez de yanlış sahaya gittik. Geri dönüp doğru sahayı bulduğumuzda bize ısınacak zaman olmadığı, maçın hemen başlayacağı söylendi. Birkaç dakika önce otobüste otururken bir anda kendimizi sahada maç oynarken bulduk. Buna rağmen maçı 3-2 kazandık. Hare, Mira ve Lila birer gol attı. Zor bir maçtı ama takım olarak koşullara çok hızlı uyum sağladık. Turnuva bazen yalnızca iyi futbol oynamak değildi; yanlış sahaya gidip ısınmadan maça çıkınca da hazır olabilmek gerekiyordu.

Sonra turnuvanın en güçlü takımlarından biri olan DSL, yani Deutsche Schule London ile oynadık. Maç çok sertti. Yağmur yağıyordu, saha ağırlaşıyordu ve mücadele gittikçe fiziksel hale geliyordu. Ferhat Koç bazı hakem kararlarına çok sinirlendi ve sarı kart gördü. Mr. Ulaş ortamı sakinleştirmeye çalışıyordu. Hare’nin bacağının yanında kanayan bir yer vardı ama takım sahada mücadele etmeye devam etti. Maç 7-2 bitti ve turnuvadaki ilk mağlubiyetimizi aldık. Fakat o noktada bunun bizi turnuvadan çıkarmadığını biliyorduk. Önceki maçlarımızdaki sonuçlarımız sayesinde yarı final oynayacaktık. Dolayısıyla moralimizi tamamen kaybetmek yerine önümüzdeki maça odaklanmamız gerekiyordu
OIS’e geçtiğimizde okulun ortamı da çok farklıydı (Oeiras İnternational School). Etrafta salıncaklar, zipline ve hatta öğrencilerin ilgilenebileceği eşekler vardı. Bir süre orada vakit geçirdikten sonra tekrar maç saatine geldik. Ben turnuva boyunca olduğu gibi yine ilk yedideydim. Maç başladı ve uzun süre gol bulmakta zorlandık. Sonunda Hare çok güzel bir gol attı. O anda bütün takım yeniden canlandı. Fakat kısa süre sonra turnuvada yaşadığımız en kötü anlardan biri geldi. Vadi defanstan topu çıkarırken topu kaybetti ve geri kazanmak için hamle yaptığı sırada rakip oyuncuyla çarpıştı. Vadi’nin ayağına çok sert bir darbe geldi. İlk anda hepimiz birazdan kalkacağını düşündük. Ama kalkmadı. Dakikalar geçtikçe durumun ciddi olduğu belli oldu. Vadi yerdeydi, ağlıyordu ve acısı gerçekten yüzünden okunuyordu. Yaklaşık yirmi dakika boyunca ayağa kalkamadı. Hemşire geldi ve Vadi kenara alındı. O andan sonra maçın skoru bizim için ikinci plana düştü. Maçı kaybettik ama kimsenin asıl düşündüğü bu değildi. Annem, babam, Selin’in annesi ve Mr. Ulaş Vadi’yle birlikte hastaneye gittiler. Sonradan ayağındaki bağlardan birinde ciddi bir yaralanma olduğunu öğrendik. O yolculuktan aklımda kalan fotoğraflardan biri de Hare’nin Vadi’yi sırtında taşıdığı fotoğraf. (İkisi aynı host ailede kalıyordu ve Hare Vadiyi merdivenden yukarı taşıyordu.) Okula döndüğümüzde bir parti vardı. Vadi’nin durumunun ne olacağını henüz tam bilmiyorduk ama biraz olsun kafamızı dağıtmaya çalıştık. Hamuru neredeyse olmayan bir pizza ve “vegetarian chicken” denilen bir şey denedik. İkisi de hayatımın favori yemekleri listesine giremedi. Fotoğraflar çektik, takımca zaman geçirdik ve sonra host ailenin evine döndük. O gece artık turnuvanın son maçını düşünüyorduk. Ertesi sabah üçüncülük-dördüncülük maçına çıkacaktık.
Son maç sabah 10.30’da başladı. Sahada bu kez yalnızca rakip takım yokmuş gibi hissediyorduk; tribündeki öğrenciler de maça dahil olmuştu. Hatta bazıları Türkçe kelimeler öğrenmiş ve bize Türkçe küfüretmeye başlamıştı. Gerçek anlamda küçük bir deplasman atmosferi oluşmuştu. Sahada da mücadele çok sertti. Hare de ben de birçok pozisyonda fiziksel müdahalelerle karşılaştık ama maçı bırakmadık. Sürekli şut çekiyor fakat bir türlü golü bulamıyorduk. Maçın sonlarına doğru rakip takımın bir oyuncusu sakatlandı ve yedekleri olmadığı için Ferhat Koç Lila’yı kenara aldı. Böylece 6’ya 6 devam ettik. Son anlarda top Hare’nin önüne düştü. Hare sol ayağıyla vurdu ve gol oldu. O an hepimiz maçın bittiğini ve kazandığımızı düşündük. Sevinçten ağlamaya başlamıştık. Fakat futbol bazen birkaç saniyede bütün duyguyu tersine çevirebiliyor. Rakip takım son bir şut çekti. Defans kalecimiz Alara’ya faul yaptı ve bu yüzden top Alara’nın elinden kaydı, pozisyon devam etti ve gol attılar. Maç uzatmaya gitti. Uzatmada top bir kez benim önüme düştü. Vurdum. Kaleci kurtardı. Birkaç saniye boyunca o topun nasıl girmediğini düşündüm. Sonra maçın sonlarına doğru rakip golü buldu ve karşılaşma bitti.
Saha kenarında bir süre ne yapacağımızı bilemedik. Birkaç dakika önce kazanacağımızı düşünürken şimdi maçı kaybetmiştik. Vadi zaten sakatlığı nedeniyle üzgündü, hepimiz yorulmuştuk ve birkaç günlük turnuvanın bütün ağırlığı o anda üzerimize çökmüş gibiydi. Host ailemiz de maçı izlemeye gelmişti. Maçtan sonra Selin’le bana iyi oynadığımızı ve futbolda bazen böyle şeylerin olabileceğini söylediler. Haklılardı. O an bunu kabul etmek kolay değildi ama bir maçın son birkaç saniyesi bazen günlerce verdiğiniz emeğin sonucunu değiştirebiliyordu.

Turnuva bitmişti ama Portekiz macerası henüz bitmemişti. Host aile o akşam annemlere, kendilerinin dışarıda yemeğe gideceğini ve turnuva sona erdiği için Selin’le benim artık evde kalamayacağımızı söyledi. Mr. Ulaş devreye girdi ve yapılan anlaşmanın böyle olmadığını söyledi. Sonunda annemler bizi akşam yemeğine götürmeye karar verdi. Önce eve döndük. Ben banyodayken Selin’i yukarı alıp yemeğe başlamışlardı. Zaten Selin benim ertesi gün için hazırlanmış tostumu da yemişti ve ben açlıktan ölüyordum 😂. Bana tavuklu sandviç yaptıklarını söylediler ama o noktada ben de biraz inat yaptım. Yukarı çıkmadım. Annemi arayıp, “Burger King alıp hemen buraya gelin,” dedim.
Annemle babam geldiğinde arkadaşımın saçı bile tam kurumamıştı (çok ıslak). Annemle babam ona da biraz kızdı. Sonra annem host ailenin anne ve babasıyla konuşmaya başladı. Sohbet sırasında Amsterdam’dan bahsedildi ve annem, Amsterdam’a gittiklerinde insanların davranışlarını çok kaba bulduğunu söyledi. Birkaç saniyelik sessizlik oldu. Çünkü evin babası Amsterdam’da doğup büyümüştü. Selin’le birbirimize baktık. Ortam birdenbire sessizleşti. Fazla uzatmadan arabaya bindik ve gittik.
Önce alışveriş merkezine gittik. Mağazaları gezdik, ben iki tane Funko Pop aldım, formalara baktık. Sonra Michelin yıldızlı bir restorana gittik. Böyle bir restoranda yemek yemek kulağa inanılmaz geliyor ama benim seçmek istediğim yemek yoktu ve yediğim eti de pek sevmedim. Bazen günlerce hayalini kurduğun yemek Burger King çıkabiliyor, bazen de Michelin yıldızı bile açlığını kurtaramıyor. Bu sırada host ailenin babası anneme mesaj atmış ve gece 12’den sonra çocukları eve kabul etmeyeceklerini söylemişti. Biz de beş dakika kadar gecikeceğimizi yazdık. Sonunda eve döndük. Altı kişi dört kişilik arabaya sığmaya çalışmıştık. Annemlerle vedalaştık ama Selin bir şeyini annesinde unutunca geri dönmek zorunda kaldılar. Host babanın bundan pek memnun olmadığı belliydi. Sonunda odamıza indik, bavullarımızı toplamaya başladık ve uyuduk.
Ertesi sabah 9 Kasım, artık dönüş günüydü. Yatağa bir şey dökülmüş olduğunu fark ettik. Tam çıkarken evin annesine söyledik; çok mutlu görünmedi ama artık gitmek üzereydik. Birkaç gün boyunca aynı evde kalmıştık, farklı yemekler yemiş, farklı bir aile düzenine uyum sağlamaya çalışmış, geceleri koridordaki sensörlü ışığı çözmeye uğraşmıştık. Vedalaşırken klasik “Sizi çok özleyeceğiz” cümleleri söylendi ve biz bavullarımızı alıp çıktık. Biz onları kesinlikle özlemeyeceğiz.
Havalimanına giderken bu kez en büyük sorun Vadi’nin ayağıydı. Ayağı çok şişmişti ve tekerlekli sandalyeyle hareket ediyordu. Bir ara uçağa yetişemeyeceğimizi düşündük. Takımın bir kısmı geride kalmıştı ve herkes bir şekilde kapıya ulaşmaya çalışıyordu. Tam bu sırada Arkadaşım dondurma almaya gitti. İnsanların uçağa binmeye başladığı anda arkadaşımın dondurma peşinde olması Portekiz seyahatimizin ruhuna aslında oldukça uygundu. Neyse ki yetiştik.
Ben de dönüş yolunda, neredeyse her seyahatte olduğu gibi, hastalandım. Daha önce gate görevlisine annemle babamın arasında boş koltuk bırakmasını söylemiştim. Böylece uçakta onların yanına geçebildim. Bir süre daha Vadi’nin durumu ve takımın eksik kalan üyeleri nedeniyle bekledik. Sonunda herkes toparlandı, uçak kalktı ve Lizbon aşağıda küçülmeye başladı.
9 Kasım akşamı İstanbul’a vardık. Oradan Ankara’ya geçtik. Takım otobüsü tekrar BLIS’e dönecekti ama annemle babam İstanbul’da olduğu için ben takımla otobüse binmedim. Selin ise takımla dönmek istiyordu. Birkaç gün önce sabah 05.45’te BLIS spor sahasında başlayan yolculuk böylece sona erdi.
Portekiz’e giderken benim için bu yolculuğun anlamı oldukça basitti: Futbol oynayacaktım. 8. sınıfta olmama rağmen lise takımına seçilmiştim, başka bir ülkede okulumu temsil edecektim ve kazanmak istiyordum. Dönerken ise aynı yolculuğa biraz daha farklı bakıyordum. Attığım ilk golü, babamın kenardan “GOOOL” diye bağırmasını, direkten dönen frikiği, Hare’yle yaptığımız gol sevincini, Selin’le havalimanında dolaşmamızı, takım otobüslerini, yağmurun altında oynadığımız maçları, Vadi sakatlandığında herkesin bir anda skoru unutmasını, Hare’nin onu sırtında taşımasını, son maçta birkaç saniye içinde önce kazandığımızı düşünüp sonra kaybetmemizi hatırlıyordum.
Bir turnuvadan eve kupayla dönmek güzel olurdu. Ama bazen bir yolculuktan getirdiği en önemli şey bavuluna koyabildiğin bir şey değildir.
Ben Portekiz’den iki gol, birkaç galibiyet, bir sürü fotoğraf, iki Funko Pop ve anlatacak fazlasıyla hikâyeyle döndüm. Ama en önemlisi, benden büyük oyuncularla aynı formayı giydiğimde yaşın sahaya çıkınca düşündüğümüz kadar önemli olmadığını gördüm. Bir takımın parçası olmak yalnızca aynı renk formayı giymek de değilmiş. Bir arkadaşın gol attığında onunla “Siuuu” diye koşmak takım olmaksa, sakatlandığında onu sırtında taşımak da takım olmakmış. Kazandığında birlikte bağırmak kadar kaybettiğinde yan yana yürümek de bunun bir parçasıymış.
Ve belki de Portekiz’den bana kalan en önemli şey buydu: Bir maçın skoru düdük çaldığında biter. Ama o maçta yanında olan insanlarla yaşadıkların, eve döndüğünde de seninle gelmeye devam eder.
Çünkü bazı yolculukların sonunda kupa kaldıramazsın.
Ama anlatacak bir hikâyen olur.
Kaynakça
D. Balcı, Özel Bilkent Laboratuvar Okulları (BLIS), 8. Sınıf Öğrencisi
-
Çocuk gözüyle Koronavirüs
Güncel Haber · 31 Mart 2021
-
Marmara is Dying!-Marmara Denizi Ölüyor! Çocuk Yazar Derin Balcı.
Güncel Haber · 13 Haziran 2021
-
Canlı Varlıklar üzerine Deniz Salyası (Müsilaj)’nın olumsuz etkileri
Güncel Haber · 27 Haziran 2022
DSÖ (WHO)
GTÖ (FAO)
UNEP
DHSÖ (WOAH)